cemd
20/2/2009
-
hüzün çekmecem..
Sen hiç kendine küstün mü? Ben küstüm.
 "Baharı bekleyen yaralı bülbül,
Gül üstüne rahmet yağar; sabreyle!"
Sabreyle
Sabreyle
Sabreyle
...

İlk konakta esiriz hâlâ.
Mevlânâ
Âdem de güçlü ve güzeldi.
Yapılı AMA narindi.
Zarif fakat heybetliydi.
İnce AMA derindi.
Toprağı dünyadan suyu cennettendi. Bu yüzden gölgesi vardı. Farklıydı yani. Cennet sakinlerine göre bambaşka güzellikle güzeldi. Demem o ki, cennetin cemicümlesi ondan daha güzelinin olmayacağından neredeyse emindi.
Ta ki Havva yaratılıncaya kadar.
Nazan Bekiroğlu / La / Sonsuzluk Hecesi
___________________ ikLimya_
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/2/2009
-
Asik Olan Gece Uyurmu ?
Bir gece de sevgilinin hatırı için uyuma! Senin canın hakkı için hayırlı işler yapmaktan vazgeçme, bir gece olsun uyuma! Gaflete dalma!
Bir geceyi ömründen azalmış bil, eksik say, uyanık kal, uyuma!
Kendi heva ve hevesine uydun, rahatını düşündün, binlerce gece uyudun.
Ne olur bir gececik de sevgilinin hatırı için uyuma!
Sabaha kadar uyanık kaldığın; "Ya Rabbî, ya Rabbî!" diye feryat ettiğin o hastalık gecelerini hatırla, o gecelerden kork da bir gece olsun uyuma! Cenab-ı Hakk; "Dostlar, geceleri uyumazlar." diye buyurdu. Bu âyeti duyup, hatanı anlayarak seni yaratandan biraz utandınsa artık uyuma! Ne olur bir gece yatma da Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarını, ihsanlarını gör!
Bütün manevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri zaman gece vaktidir.
Uyuyan bu güzellikleri göremez. Aklını başına al! Sen de bu gece uyuma!
Âşık olan gece uyur mu ? Buna imkan var mı? Hem âşık olmak, hem de uyumak hiç görülmemiştir.
Bütün geceler de; Cenab-ı Hakk dan şöyle hitaplar, sesler gelip durmada. "Ey kulum! Herkes uykuya daldı, kalk! Seninle manen buluşalım. Bu fırsatı kaçırma! Bu fırsat her zaman ele geçmez.
Öldüğün zaman bu can bedenden ayrılınca, bu gecelere çok hasret çekersin, özlem duyarsın." O nedenle bir gece olsun UYUMA" |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/1/2009
-
Gülsuyu Kokulu Gözyaşım...
Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır... Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır...
Tohumu eken bilir,
Göz yaşin döken bilir,
Gül kadrin diken değil,
çileyi çeken bilir,
Ve ey gözyaşim,
Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git Ve ağlamaktan korkma gözüm!.. Ağla ki kirlenmiş olan vicdanın gözyaşinla yıkansın Ağlamak hassas ruhların ferahlama gayreti ve vicdan da yanan ateşi göz yaşlarıyla söndürme hamlesidir.
MADEM Ki GöZYAŞI BiR KUTLU DEMDiR... AĞLAMAYI BiLEN GöZLER iÇiN O BiR ERDEMDiR..
Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çikar da külleri göz yaşina karışır ya hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşi alevle barışır ya Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya Gözyaşidır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler Fazilettir, diyettir Bu yüzden denilir ki gözyaşi yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.
şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşi hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşi anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çilginliklari gözyaşidır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âsikin, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşiyla ıslanır nisan. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocuklarin salıncaklarına, gözyaşi şefkat olur.
BENiM DAVAM BEŞERi DEĞiLKi üMüDiM KIRILGAN OLSUN
Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çaglarin yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çikan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzelinden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın Hep sen vardın...
Bir gözyaşi, gül mevsiminde güle karşi akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden.
Madem ki gözyaşi bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.
Bir gözyaşi, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangin olur.
güzel gören güzel düşünür. güzel düşünende hayatından lezzet alır...
Alıntı |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/11/2008
-
Ne bir Gül nede Bülbül kadar olabildik ...
Bir akşam vakti camdan dışarıyı seyrederken camın önüne bir bülbül konuvermez mi.. Hikmetinden sual olunmaz diyerek bülbül’e “Hoş geldin” dedim.Bülbül bana
-“Sana misafir geldim bana ne ikram edeceksin” dedi. Şaşırdım, bülbüle ne ikram edilir ki?
-“Ey bülbül, sen gül’e aşık gül sana meftun.Sana günahlarım ve ahmaklığımdan başka ikram edecek bir şeyim yoktur ister bu kapkara taşları alıp altına çevir istemezsen alma”
-“Bizi sana misafir gönderene senin ikram ettiğini almamak yakışmaz”
-“Peki ey bülbül, misafir eli boş mu gelir, sen ne getirdin?”
-“Biz de sana bir nasihat getirdik ”
-“ Ey bülbül anlat o zaman da senden bir nasihat alalım”
-“Aklını bana ver ve beni hiç bir yerini kaşımadan dinle yoksa nasihatı vermem”
-“Tamamdır, kaşıntıdan ölsem de kaşınmam.Seni dinliyorum”
-“Sen Akabe Biatını bilir misin?”
-“Himmetleri ile biliriz”
-“Peki orada ne oldu ?”
-“Yok Ey bülbül, sen anlat ben dinleyeyim, bizi imtihana düşürme”
-“O zaman bu konuyu anlaman için sana bir hadis aktarayım. Peygamber S.A.V efendimiz buyuruyorlar ki;”
* "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir."
Herkesçe bilinen meşhur "Akabe Biatı" nda Hz.Resulullah S.A.V ashab'ından birdaha; İçki içmeyeceklerine, Kız çocuklarını diri diri gömmeyeceklerine, zina etmeyeceklerine, öldürmeyeceklerine ve ALLAH'ın haram kıldığı herşeyden kaçınacaklarına dair söz alarak tevbe ettirmiş ve günahları olanların günahlarını affettirmişti.Yani yukarıda naklettiğim Hadis’i ilk uyguladığı yer ve kişiler olmuştu. Numune bir şefaat edip ahir ümmetine misal olmuş”
-“Peki, Akabe Biatı bitti mi? veya sadece orada mı kaldı” deyiverme cahil cesaretini gösterdim bülbüle.
-“Hayır, ne orada kaldı ne de bitti.Hz.Resulullah S.A.V'in yaptığı veya söylediği hiçbirşeyin sonu olmadığı gibi kıyamete kadar olan süre içinde tekrarlanarak ismini ve yerini "sünnet-i seniyye" olarak muhafaza edecektir.”
-“Peki ey bülbül, bazıları diyorlar ki; tövbe etmek için illa büyük bir zat’a ihtiyaç yoktur.Ben ALLAH’a kendim de tövbe ederim.”
-“Sen onu diyene söyle; mahşer de Peygamber Efendimizi boş yere aramasın.Yalnızlık bir tek ALLAH’a mahsustur.Gerek olmasaydı vesileyi yaratmazdı, bulutu yağmura, kadın ve erkeği çoğalmaya vesile kıldı.Vesileye bir tek kendisinin ihtiyacı olmadığının delili ise Hz.İsa Peygamber dir.İnsanoğlu anlasın istedi ama maalesef bazı insanlar saptırdılar”
-“ Ey bülbül hakkını helal et ben de konuyu saptırdım, şefaat de kalmıştık”
-“Evet, Peygamberler peygamberi Hz.Muhammed Mustafa S.A.V dünyasını değiştirmeden önce önemli maddi ve manevi miraslar bırakmıştır.Bu miraslardan önemlileri efendimizin torunları olan Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin efendilerimizdir.Mirasçılar ise dedelerinin miraslarını çoğalan nesilleri ile günümüze kadar taşımışlardır.Dolayısıyla önemli bir farz olan şefaat ve tevbe bu mübarek silsile ile birlikte günümüzde yaşamaktadır”
Aklıma şöyle bir soru geldi;
- "Peygamberimizin vaad ettiği şefaat ahiretde değil midir?
-"Ey ahmak dinle; Şefaatin evveli dünyada ahiri ahiretde olacaktır. Buna en iyi örnek yine "Akabe Biatı" dır.Günümüzde Sadat-ı Nakşibend-i bu farzı devam ettirmekte olup sizlerin günahlarına tevbeyi bir kezzap misali dökerek kirli nefis ve amel defterlerinizi arıtıp beyazlatmakta ümmet-i Muhammed'in senin gibi büyük günahkarlarına dedelerinin şefaatini ulaştırmakta olup müslümanların kurtuluşlarını sağlamaktadırlar.”
-“ Ey bülbül, bu benim hiç aklıma gelmemişti...”
-“Senin aklına gelmeyen o kadar çok şey var ki..”
-“Bir konuya aklım takıldı bana anlatır mısın?
-“Nedir o?”
-“Eğer bu şefaat benim bildiğim gibi sadece ahiret de edilecek olsaydı halimiz ne olurdu ?
-“Şu üç şeyden sıkıntıya düşerdin;
1-Sekerat-ölüm azabı 2-Kabir azabı 3-Mahşer azabı. Ansızın gelip seni yakalayacaktı ve senin için yapacak hiç birşey de kalmayacaktı.
-“Peki ey bülbül, biz tövbeyi alınca veya birine vesile olunca ne oluyor?”
-“İşte benim sana vermek istediğim nasihatı vermeden sen bana soruverdin.İyi dinle o zaman ; Bir sofi ki, bir aceminin tevbe etmesine vesile olmak amacı ile Sadat'a kavuşmasına sebep olsa bu durumda Hz.Resulullah S.A.V efendimizin ŞEFAATİ’NİN VE BİATIN BİR AYAĞI OLUR.Bu kavuşma, ALLAH ve Resulu'nün hoşnutluğu olarak o sofiye geri döner.Ayrıca tövbe alan aceminin ömrünün sonuna kadar yaptığı hayırlı ameller aynen ona da yazılır.”
-“Hakkını helal et ey bülbül, bir senin ikramına bak bir de benim ikramıma..”
-“İkisi de aynı kapıya çıkar” |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/10/2008
-
Adresini yitirmiş sevgiler
 Bütün aşıkların gözünde, sevdikleri, ‘en’ güzel ve yegâne güzeldir. Bütün güzellikler onundur. Hiçbir aşık, sevdiğinde hata bulamaz. Hem zaten aramaz. Elinden gelse bütün güzellikleri ona verir. Güzeller onu. Uğruna divanlar yazar. Hatta hiç hakkı olmadığı halde, güneşi dahi utandırır. Ona göre güneş, sevgilisinin cemalinden bulutların arkasına gizlenmiştir. Sadece yeryüzü değil, kâinattaki ‘bütün’ güzellikler ve hüsünler o sevgilinin güzelliğinin birer yansımasıdır. Ay onun yüzü, güneş onun saçlarıdır. Bütün şarkılar onu söyler. Size herşey onu hatırlatır. Bulutlar yağmur olur, onun ayrılığına ağlar. Hiçbir şey yoktur ki ondan bahsetmesin, onu hatırlatmasın. Aşk değil midir ki, herşeye yol açtırır, Mecnun’un elleriyle.
Aşıklar, sevdikleri uğruna, sadece kendilerini değil, şehirleri bile yakarlar. Yar uğruna can verilir, yoluna toprak olunur; yine de vazgeçilmez ondan. Onsuz yaşanmaz zira. Başka güzel de yoktur. Çünkü, aşkın gözü kördür. Sadece onu görür. Böylesi bir sevgilidir sevdikleri. Hem, aşıklar, haksız da değildirler; sevgi müfrittir. Sevgiler abartılıdır. Sevdiğini sonsuzuna sever insan. Başka türlü sevemez. Sevgilinin güzelliğini zamanın başlangıç ve sonuna yayar, öylece sever. Sonsuzlaştırıp, ezelî ve ebedî sayar, öyle sever insan. Hem sonra tapar bile ona. Mecnun, Leyla’sız yaşayamaz. Onun hüsnüne, mükemmelliğine ve belki de bir buselik ihsanına karşı savunmasızdır. Sevmeden edemez. Güzellik gerekçesiz sevilir. Sevince bağlanır insan. İntisap eder. Ona inanır. Yüreğini ona verir. Bir şarkıda söylendiği gibi, yüreği onda kalırsa yaşayamaz.
"Mary, zevk veren biri gibisin Ama gerçekte gözyaşısın."
Ne ki, ağlanır sonra. Hüzünlere bölünür saatler. Zaman hoyratça çeker yüreğinizle bağlandığınız herşeyi. Zaman içre olan herşey ama herşey yiter gider, gözyaşlarınıza bakmadan. Güneş niyetine sevilen aynalar bir anda kırılır, tuz-buz olur. Bütün emeller ansızın elemlere dönüşür. O zaman sevginin verilmesi insana yapılabilecek en büyük kötülük olur. Yoksa sevgi bağlamasa insanları, ayrılık acı verebilir mi?
Böylesi bir duygudur aşk. Tekelcidir.* Şefkat kadar şefkatli değildir çünkü. Alabildiğine bencildir. İnsan sevdiğini sonsuzuna sever. Sonunu düşünmeksizin. Sonsuzmuşçasına. Sevdiğinin hiçbir zaman ulaşamayacağı bir paha biçer, öylece sever insan. Ve aşık sadece sevdiğini görür. Sevgisini başka yere yayamaz. Sadece bir yere odaklar. Aşkın gözü bu yüzden kördür. Bütün zamanların en güzel ve biricik varlığıdır sevgili. Eşi ve benzeri yoktur. Münezzeh ve mukaddestir. Zamanın kayıtlarından uzaktır. O hep güzeldir. Ondan öncesi ve ondan sonrası yoktur. Onsuz geçen zamanlar yaşanmamıştır.
Halbuki sevgili, Tanrı’ya ne kadar da çok benzemektedir. Acaba bu yüzden mi insanlar yanlışlıkla Tanrı’ya gidecek mektubu sevgiliye bırakırlar? Peki ya, aşkın gözü Tanrı tek olduğu için mi kördür? Bu yüzden mi aşkın saltanatı sevgilinin mecazı kadar sürer?
Aşk, adresini yitirmiş bir sevgidir.
Duyguların doğru yerde kullanılmaları için tüm sevgileri, Bir Olana, özellikleri sevginin ve aşkın resmettiği tabloya uyana vermeli insan. Ancak o zaman, inhisarcı olan aşk başka güzelleri incitmemiş olur. Ve yine ancak o zaman, sonsuz olana ve kusursuz olana aşık olabilen duygular, yanlış adreslerde gezinmemiş olur.
Eğer gerçekten duyguların yanlış adreslerde örselenmesi istenmiyorsa, hangi duygunun nerede kullanılacağını iyi bilmek gerekiyor. Aşk, solmayan Güneşi resmeder; güneşçiklere benzeyen aynaları değil. Güneşi bulan, bütün aynaları bulur. Ayna biriktirenlerin ise Güneş garantisi yoktur.
Bütün aynalar kırılır, ama Güneşe dokunamazsın bile.
Velhasıl, Leyla Mecnun’un hayalindeki sevgilinin özelliklerine, Mecnun’u aşk derecesinde kendisine bağlayan sonsuzluklara sahip değildir. Leyla aşkın penceresinden görünecek endama sahip değildir. Ve emin olunuz ki, eğer Mecnun Leyla’ya kavuşmuş olsaydı, ne Leyla ‘Leyla’ olurdu, ne de Kays ‘Mecnun.’ Çünkü, sevginin resmettiği sevgili, sevginin yöneltildiği sevgiliden farklıdır.
O’ndan başka hiçbir sevgili aşkın fiyatına değmez.
Bundandır ki insan, mektubu okumalı; adresleri değil. Mektubun resmettiği adresleri aramalı. Bulduğu adreslere mektup bırakmamalı. Yoksa duygularını hoyratça kullanmış olur. Haberini ulaştıramaz sevdiğine. Arzularını acılara dönüşürken, sevme gerekçelerini de zamanın kollarında erirken izler. Ve hiçbir şey yapamaz. Bu yüzden, O’nu sevmeli insan. O’nu bulmak için, kendini okumalı. Yoksa kendini okumadan ‘onu’ bulur, ama O’nu bulamaz.
* Aşkın tekelci olması, başka güzel tanımaması gerçek sevgilinin Vahid ve Ehad oluşundan kaynaklanıyor olmasın?
Mücahit Bilici
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2008
-
Ve yüreğim yine gitme zamanı....
20/1/2008
-
“Kulluk et belki sen de âşık olursun.”
16/1/2008
-
Duasında Kendini Unutan Adam
bir gelincik tarlasına benzeyen gülüşü gizem bırak da öpeyim yalnızlığını
Sen hiç gelincik gördün mü?
Bir kere yapraklarına tutayım dedim, eriyip kaldı ellerimde.
O zaman ağlamadığıma ağlarım simdi.
Saklandığım türkülere söylediğim şiirler vardı.
Alıp götürsünler diye sesimi sana verdim.
Tutanağa geçen sözlerimin
sebepsiz bekleyişleri de çâre olmadı yeni türkülerime.
Bunun içindir ki güvercin bakışlı olmak heyecan veriyor bana.
Bunu biliyor ve ağlamıyorum. Ağlasam ne değişecek?
Bunu da bir zarfın üstüne yazarak postalıyorum aşka.
Cevabı ilginç olduğu kadar yakıyor yüreğimi:
“Bul ve tanış kendinle, hayat sende anlam kazanmadıkça sana verebileceğim bir şey yok.”
Neden kendime yabancı kalmışım diye eğilip topluyorum çiçeklerini hüznün. Unuttuğum bir şey vardı: akşam olduğunda saatlerce dönüp duran bulutları görünce rüzgâra bırakılmak ve çıkıp gitmek hayalden öte sandığım isimler zincirine. Biliyorum bir gün gelecek ve defterinin arasına bıraktığım her şeyi saksıdaki çiçeğin köklerine bırakacak duasında kendini unutan adam. Çiçek filiz verecek ve aldığı soluğun anlamına varacak. Sen hangi dalında açacaksın çiçeğin?
Dostluğun yarım açılan kapılarından geçip merdivenlerden hızla tırmanan bir postacının elindeki zarfa tutuşan bir kelebek olmayı ne çok istedim. Sitem ve hüzünlerin orta yerinde oturup gözyaşlarını sayan bir çocuk olmak içimi kemiriyor.
Kapıyı açtığımda bir tebessüm vermiyor bana eski dostlar. Ben hangi yüzümle tırmanayım mutluluk merdivenine? Bıraktılar âh yazık, çekemediler tesbih tanelerini. Postacımız nergisin bile tahammülü sınanıyor bak!
Ağlayışlarına anlam katamadılar eski sevinçlerimin. Lirik bir şiir diye kalbime kazındı adın. Sana bir ömür gülümseme borcum var diye mahkûmun oldum.
Yazdıklarımın anlamlı olmasını ve tüm yazdıklarımda beni bulmayı istiyorsan bütün yazdıklarımı birbiri ardına okuman yeterlidir demiştim. Hiç kimse doğru dürüst okumadı.
Kapının altından bıraktığım dipnotlar benim en büyük itiraflarım oldu.
Fakat hiçbir zaman bir şiirle anlatmadım kendimi.
Saklandığım şeylerdi mısralarım.
Mektuplarım ve şiirlerim hüznümün paylaşılmaz yalnızlığını vururken kıyıya, akşamları beni düşlerinde bulacak bir kalbim olsun istemiştim. Sebepsiz bir acımaya dönünce satırlar ve bakışlar, söz vaktinde bana susmak düştü hep. Yüreğinize su serpen bir soluk dahi olsa, her kelime içine bir ateş gibi düştükçe, insanın tutunası gelmiyor hayatın gözbebeğine.
Âh... Uzak bir ihtimal değil sokaklarda bir gülün yaprağını yere düşürmek ya da kendi gölgesinden kaçarken yakalanmak kör bir dilencinin donuk bakışlarına.
Beni kimler anlayacak diye kaygısının olmaması ne güzel yüreğimin. Yaşayıp gidiyorduk, sanki kalbimi boydan boya çizdirecek ne vardı?
Artık / rüyasına da yenik düşüyor insan. Sabahları kapımda ağlayanın, minareden sarkan serçe kuşunun bir kanadı olsaydım. Âh bir olsaydım!
Gideceğim sadece bir pervaz vardı. Hüzünler bir yangını söndürmüyormuş demek.
Gittikçe çoğaltıyormuş gökyüzü güllerimde alevlerini.
Ne yazacağını bilmeyen adam, alıp çıktı güneşin saçlarını gizlediği memlekete doğru aşkını. Vuslat vuslat olalı böyle ayrılık görmedi. Yolu ezber bilinen aşklar yürüsün, biz kalkmayalım zamanın durduğu bu masadan.
Ey ülkesi dua kokan günlerin melikesi, sana anlatmak istediğim çâresizliğimin bin dildeki ifadesidir bu. Dua diye ellerimi kaldırsam unutur dilim heybemde fakirliğimi. Îcâza yeltenen sözlerin bilmediği bir akışla akıyorum sana.
Bu yüzden dağılıyor duyuşun ritmine mest olan niyaz.
Kendimin tanığıysam dalgınlığımın şevkine zindedir her dem yüreğim. Hüküm sevmekse, ben aşk mahkûmluğu için giydiğim elbiseyi çıkarmam. Bütün sıfatlardan arınarak karşında olmayı da bir erdem sayıyorum.
Aşk yarasına kan bedeli istemem.
Yeter ki sükûna ermesin hiç fer/yâdımız.
Bitmesin hücremizde vuslat huzuru.
Galebe çalıyor ruhuma zulmet.
Dua ışığına kavuşmak için sevginin gayesine sımsıkı tutunuyorum. Sabah olmadan yine akşama çıkıyorum.
Ya Hayy.
Bu nasıl cefadır senden gelip sana ulaşamayan.
İçimde kızgın bir çöl gibi kanAdıkça susayan…
Göğsüm, arı peteği; ateşe su vuruyor göz göz.
Bu hazin ruhumun yok mudur saltanatı. Açık bıraksam uçar gönül kuşu eşiğimizden. Ağrıyan yalvarışta önemi var mıdır seslerimizin?
Diz çökmeye gelseydim tülden bir duvara nakışladığım söz, sıcak bir sızıyla
dolanırdı ömrüne anlam katan şefkati.
Kendimden geçtim diye kaybettim kimliğimi.
Yandım ki ten çölümün her zerresi aşk bulutundan merhamet dileniyor.
Vecde gelmez mi zaman?
Kavlimi dara çeken bir sükût bırakmışsın. Ve ben nasıl oluyor da yağmurunu bekliyorum göklerin; kendimi arıyorum senin içinde.
MEHMET ŞAMİL
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/1/2008
-
NASİBİN KOKUSU
Biz ayetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerlerinde onlara göstereceğiz.
(41/53).
Ölüyken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz kimse..........
.(6/122)
O onları sever ve onlar da O'nu severler.
(5/54)
Söz düştü!
İnsan kelimelerin tadını unuttu!
Ve o, varlıkla olan derin yakınlığını kaybetti!
Hızla değişen değerler, yaşam tarzları artık hayatı kökleri ötelerde olan
çok ciddi bir faaliyet alanı olarak görmekten çoktandır vazgeçti. İnsan
sadece hızla değişen oyunlar kurup oynuyor yada bu oyunları sadece
seyrediyor.
Olgunluk, yerini hiç bitmeyen bir ergenliğin uçarı neşesine ve
denetimsizliğine bıraktı. Kemal gizlendi insanın bu yeni hayalî dünyasında.
İnsan artık seve seve, tembelliğe övgüler sunarak seyirci koltuğuna
oturdu. Hızla değişen görüntüler ve tüketilen duygular aklı, vicdanı, adaleti
ve muhabbeti her gün biraz daha rahatlıkla seyrederek yok ediyor.
Elveda derken idrak, insancık arayışını kaybetti. Çünkü ya herşeyi var yada
olsun hırsıyla dopdolu ve peşi sıra gelen doyumsuzluk, huzursuzluk ve
dengesizlik.
Açıkça yada gizlice ama bencilce “bu, bu da, bunu da” kelimeleriyle tükettiği
yaşamın karmaşasında RIZKINI-NASİBİNİ kaybetti. Mükemmel şekli ile nefes alıp
dururken şeylerin çokluğunda insaniyeten boğuldu.
Bu şuur kaybında ne kadar yaşayabilir?
Yüksek teknoloji, rahatlayan
şartlar, uydurulan (benliğe) maneviyatlar, yükseltilen benlikle daha ne kadar
devam eder rızıksız ve nasipsiz yaşam.
Rızıksızlık-nasipsizlik dünyanın her
yerini kaplamış. Zahiren ve batınen. İnsanın bu varlık içindeki yokluğunda
yeniden hayatlanmaya ve hakiki bir rızka ihtiyacı var sadece.
O ki seyirci koltuğundan bir kalksın hele.
Kendine ve etrafına ihtiyacı, aczi
ve fakrıyla bir bakabilsin. Muhabbet ve hikmet boy verecektir şuurunun
toprağında. İlk alemin rengi değişir; lebaleb dolu nimetleri ve onlar içindeki
kendi özelini fark ettiğinde.
Tüketimi tükenir önce.
Bu alem mükemmeldir ve ona da özeldir.
Ve bu şuurla insan benzersiz bir değerdedir.
Nihayetsiz bir fakr ve acz şuuruyla varlığının ilahi köklerine yönelebilir insan ve bu ona
sınırsız bir rızk sarayına doğru rehberlik eder ve onu ilmek ilmek hikmetle örülmüş ve ona
tahsis edilmiş bir rızıklar sarayının kapısına kadar eşlik eder.
Ve o eşikte anahtarın başından beri elinde olduğunu anlar.
Ve kendine baktığında açıkça sarayın kapısındaki ismin
kalbinde yazdığını görür.İçini ve dışını aynı isim kaplamıştır.
Ve bu onu sarayın içine dahil eder.Ballar balını bulmuş benlik çölünden geçmiştir artık. Ve söz böylece ayağa kalkar.
Kelimelerin tadını almaya başlar.
Varlığın rızkıyla zayıflayan bağları kuvvetlenir.
Nasibinin kokusunu içine çeker. Böylece seyir biter.
Hayatı o isimden gelen gınayla hayatlanır,
gerçeklik kazanır ,şuurlanır, nurlanır.
Rızk ve nasibiyledir artık.
Ve insan buna aşkla ve rızayla bağlıdır.
İnsan ve kalbindekinin sahibi bundan memnundur.
FAZİLET KILIÇASLAN
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/12/2007
-
"Cennet davetiyyesinin imzâsı Besmeledir..
(Bismillâhirrahmânirrahîm) demekdir.
Abdüllah ibni Abbâs diyor ki,
Resûlullah “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur
ve Kur’ân-ı kerîmin anahtarı, Besmeledir).
ALLAHü teâlâya yaklaşmak isteyenler,
E’ûzü’ye yapışmakda, Ondan korkanlar da,
E’ûzü’ye sarılmakdadır. Günâhı çok olanlar E’ûzü’ye sığınmışdır.
ALLAHü teâlâ, Nahl sûresinin doksanyedinci âyetinde meâlen,
Peygamberine “sallALLAHü aleyhi ve sellem”
(Kur’ân-ı kerîm okuyacağın zemân E’ûzü... söyle) buyurmuşdur.
Bu emr, (ALLAHın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyâda ve âhiretde helâk olan şeytândan,
ALLAHü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim.
Ona haykırır, feryâd ederim de!) demekdir.
Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
(Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince,
ALLAHü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için sened yazdırır).
Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyALLAHü anh” diyor ki,
(Cehennemde azâb yapan ondokuz melekden kurtulmak istiyen,
Besmele okusun! Besmele, ondokuz harfdir).
Levh-i mahfûzda,
ilk yazılan, Besmeledir.
Âdeme “aleyhisselâm” ilk gelen,
Besmeledir.
Mü’minler, Besmele yardımı ile, Sırâtdan geçer.
Cennet da’vetiyyesinin imzâsı Besmeledir.
Düzenleyen KARDELEN
______________________________ |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
Hakkımda
Bir El Tutki O da Seni Tutsun. |
|