Geç kalmış bir mektup benimkisi...Çok geç..Hani, hep kaygısı taşınılıp da bir türlü yerine getirilemeyen..Bugün ilk defa sana yazmayı deniyorum..İlk defa sana anlatmayı..
Biliyorum yazmaya çalıştıkça yine engel olamayacağım damlalarıma...Biliyorum ki ne kadar yazarsam yazayım yazdıklarım azaltmayacak özlemimi...Ne söylersem söyleyeyim söyleyemediklerim hep en fazla olacak..
Sen hayatımdaa en güvendiğim,enn inandığım,ilk beklediğim... Sen ilk özlediğim...Sevdiğim ilk adam.... SEEENNN BABAAMM... Nasıl geçerdi zaman yanında sahi..Nasıl sıcacıktı kucağın...Nasıl da en korkulanlar sıradan olurdu yanında..Nasılda güvenliydi yanın Hafif bir yağmur var dışarıda. Ve seni çok özleyen kendi büyük ama yüreği küçücük kalan bir kızın var içerde. Şimdi bir kere sarılmak için her şeyimi vermeye hazır. Hani söz vermiştik baba.. kaydımı sen yaptıracaktın. Seni üniversiteli babası yapacaktım. Hani söz vermiştin. Hep yanı başımda olacaktın. Şimdi öyle uzaksın ki.. öyle bir özlem ki yakan içimi. Nasıl anlatırım şimdi hepsini. Her BABA kelimesini duyduğumda karnıma yumruk yemiş gibi oluyorum... Önce gözlerim vurgun yiyor. Sonra da, yüreğimdeki vurgunlar kim bilir kaç defa yenileniyor. Anlamıyorlar baba, anlamıyorlar. Senden bahsedince, herkes geçtiğini sanıyor. Koskoca beş yıl oldu gidişine, bitti sanıyorlar. Saklıyorum baba, her şeyi saklıyorum annemden. Göz yaşlarımı, yüreğimi saklıyorum. Onun yanında ağlarsam o da üzülür. O yüzden hep kaçıyorum senden bahsedilince ya da konuyu değiştiriyorum. Öyle çok ihtiyacım var ki sana baba...Şimdi kış, çok soğuk..Kediler sokaklarda kaldı...Hatırlar mısın camın önüne gelen kediyi nasıl içeri almıştık..Annem kızacak diye endişelenmiştik biraz ama yinede bırakmamıştık onu dışarıda...Sobanın önünde iyice ısınmıştı.........
Neyi anlatayım ki baba, hangisini. Ya da sorularımı mı sıralayayım sana. Benim buz tutan yüreğimi kim ısıtacak. Ben mezun olunca kim gurur duyacak baba benimle.. Ben kime göstereceğim gururla diplomamı. Kin en zor zamanlarımda yanı başımda duracak. Düştüğüm zaman kim tutup kaldıracak baba. Kim her bişeyim olacak. Kim şehvetsiz şefkat gösterecek. Kim senin gibi uyandıracak sabah namazlarına. Kim korkulu kabuslarımdan uyandıracak? Yok, babacığım. Hiç kimse yok.. soldurdular gülünü, açmadan daha. Küstürdüler. Maskeyle dolaşan sadece bir beden. Ben seninleyim. Gurur duymanı istedim hep benimle. Hep iyi şeyler yapmaya çalıştım ve senin küçük kızın olduğumu hiç unutmadım. Sana bol bol hediyeler gönderiyorum. İyi bir kul olmaya çalışıyorum ki iyi amel defterin hiç kapanmasın. Öğrencilerime o kadar çok anlatmışım ki seni, inan, keşke bizim babamız da öyle olsa diyorlar. Onlar da sana hediyelerini unutmuyorlarmış . Dualarını hep arkamda hissettim ve dimdik yürüdüm. Biliyorum bir yerlerden bakıyorsun bana ve söylediklerimi duyuyorsun. Senn.. Babammm. Unutma sakınnn. Hiçbir baba senin gibi olmadı, olamaz. Küçük kızın unutmadı seni ve hiç unutamazzzz. Seni çoookkk seviyorummm. Rüyama gelll ne olurrrrr:(((
Not:Okuyanlardan küçücük bir ricam birer Fatiha okur musunuz acaba...
Bir çok razılık bir çok başlangıç, bir çok aşma bir çok aşkınlık. Versede vermesede Rabbinden razılığın sırrına vakıf olan hakikat-i Züleyha'yaBismillah!
Uyandın, seni perdeler ötesinden hakikate doğuran aşka Bismillah! Yusuf'u kuyunun karanlığından ve önlün gecesinden geçiripde Züleyha'ya getiren kervana Bismillah!
Züleyha'nın ateş bahçelerini İbrahim'in gülşenine çeviren yangına,yakılan ve yanan trende uyanan ruha Bismillah!
KuyuyaBismillah! Zindana Bismillah!
Karanlıktan aydınlığa çıkaran duaya,hüzün ile semaya ağan ruha Bismillah!
Ey kalbin üzerinde titreyen hüzün ! Acıya Bismillah! Ateşe Bismillah!
Gözyaşına Bismillah!
Ne olursa kalpte olur,ey kalbi kırıklarla beraber olan Allah'ım!
Yolunda yürümek için ben kuluna lütfettiğin,ikbalim olan yol arkadaşıma Bismillah!
Hamd Alemlerin Rabbine, salât ve selam onun elçisi biricik Efendimiz (s.a.v.) üstüne olsun. Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla...
"Ey insanlar! Allah'tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının" (Nîsâ-1)
Rabbimizin bizlere bahşettiği bu yüce dinde bizler için nice önemli mevzular bulunmaktadır. İşte güzel dinimiz İslâm'ın üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biri de meşhur kullanım tarzı sıla-i rahîm olan akrabayı arayıp sormak, ziyaret etmektir. Günümüzde önemini yitiren önemli hususlardan biri olan sıla-i rahim maddeci ve nefisperest kişilerin kurbanı olmuştur. Müslümanın, müslümanın kardeşi olduğunu unutup fâni hayatın meşgalesinde alabora olması bu nimetten hakkıyla faydalanamamaya sebep olmuştur. Oysa Fahr-i Kainât Efendimiz (s.a.v.) "Akraba ile bağlarını kesen cennete giremez" (Buhârî; Edep, 10) buyurarak hem bir müjde hem de bir tembih vermektedir ümmetine.
Dini bir görev olmanın yanında, toplumsal bir gereklilik olan sıla-i rahim faal hayatın işlerliğini yitirmemesi konusunda oldukça önemli bir konuma sahiptir. Çoğu zaman bir selama, bir tebessüme muhtaç insanlar mevcut yoksunluktan dolayı hayata küsmektedir. Kişilerin hayata tutunmasını, ilişkilerini kuvvetlendirmesini sağlayan bu zaruri ihtiyaç fert olarak bizlerin yapması gereken hayati fonksiyonlardan biridir ayrıca. Mümin kendisi için istemediği şeyi diğer mümin kardeşi için de istemeyeceği için bizler yalnız kalmamak istiyorsak akrabalarımızı, eşimizi, dostumuzu yalnız bırakmamalıyız. Hele teknolojinin hızla geliştiği bu modern çağda birbirinden bîhaber yaşamak olanaksız olduğu gibi, başkalarının dışardan olumsuz tavırlar takınmasına da sebep olabilmektedir.
İfrat ve tefrit çizgisini her daim korumamız gerektiğini vurgulayan yüce dinizimiz islam, nasıl ki kabilecilik, ırkçılık düşüncelerini reddediyor ise bunun zıddı olan akrabadan uzak kalmayı, onlarla ilişkileri kesmeyi veya zayıflatmayı da yasaklamaktadır. Birbirimizi sadece kötü günlerde değil iyi günlerde de arayabilmek, sorabilmek insan olmanın gereklerindendir. Allahu Teala Nahl süresi 90. ayetinde bizlere bunu sıkı sıkıya öğütlemektedir. "Şüphesiz ki Allah adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder." Mevla, tüm emirlere olduğu gibi bu emre de uyabilmeyi, uhrevî ve dünyevî yaşantımızı düzeltebilmeyi, hakkı hakk sahibine hakkıyla verebilmeyi ve hakiki müminlerden olabilmeyi hepimize nasib-i müyesser eylesin. Gelmiş geçmiş günahlarımızı bu vesileyle affeylesin.
İlyas Uçar - Evvâh - Ebu Rudeyha 10.07.2008 - 18:40
Bir peygamber edâsıyla adını münhasır sakladığım .. Andığımda seni Yüreğim titrer Yâr.. ! Bağnaz bir tutumu sergiler nefsim.. Kulluğumda ki fakirliğimi yansıtamazdım sana Yâr.. Yâr dedim. Ma’celim Sen oldun.. Ucuz bir hayatın anahtarını sana sunmak istedim. Başaramadım .. Dokun/ma ! Sensizliğime.! Her çektiğin sıkıntıyı duyunca ben hep sana ağladım.. Sana bulaşmasaydı da bana gelseydi yorgun umudlar.. Yusuf’un kuyusunda gölgelik oldum. Sakla(n)dım Senden.. Seni sensiz yaşamaktan yoruldum.. Yokluğun varlığından habersiz yaşıyor. Sen benden haberdar olamadın.. Sukûta örtülür saniyeler. Sebebi sonra sen olursun dakikaların..
Terk/ettirmek istesem de bulmacalık kareler sardı benliğimi. Naz makamında Güller yetiştirdim.. Yusufluğun yara(ş)madı Züleyha’lığıma.. Cahiliyenin koruduğu mutaassıb fikirlerim; taifde ki taşlar kadar canımı acıttı.. Amansız bir hastalık bulaştı.. Dedim yaa! Can’ım acıdı. Sen acıdın… Sen Can’ımdaydın..
Düş/lerimde(n) Düş ol/dun.. İntiharlarım küser olmuş yarını belirsiz hayalime.. Bu hikâyenin rengi oldun. Tümceler bir bilse halimi yüz çevirirdi Senden yana. Yer yüzüne sığmaz korkularım.. Üşür olmuş söylenecek sözlerim. Hece hece…Katran karası defterimde yazdıklarımı silmeye çalışıyorum Sana dair ne varsa.. Yıkılış şahikasının en canlı örneği oluverir birden gözyaşlarım. Fethedil(me)miş gözlerindeki insanlık; kaosları oluşturur yüreğimde. Çek(me) gözlerindeki mahmur bakışları.. Adın bende saklı.. .
Temel taşı aşiyân olmuş bir hayat bekler seni. İbrahim’i bir dua yakışır dudaklarına.. Günahlara savaş açmış gönüller. Ürk(m)ek.. Ahlaki değerlere bir o kadar sahip çıkar…ve hayatın gizli kalmış demlerinden bir tutam Sevda yolladım.. Sana !. Adına..! Adını an(ama)dım Yâr. Her adını andığımda yüreğim bir kez daha titredi.. Geçmişi yâd ettikçe utangaç fakat anlamlı noktaları yakalarsın.
Karların üzerine kan düşüyor.. Kardelenler (d)üşüyor.. Ahımın sesinden kulaklarımı çevirdim.. Mahkûm Et(me) kuşluk vakitlerinin huzurunu. Gitsem bilinmeyenlere.. Anadolunun ücra kentine.. Terk/eyle(sem) Senli diyârları. Mahçup çehreni görmek ağır geliyordu yanık türkülerime.
Kahrın komasında yorgunluğum ..
Gün batmak üzere; gelmemiş baharların akşamına..
Seni saklamaz olmuş bu Diyar..
Adını andığımda yüreğim titrer.. Yâr.. !! Aşiyân... 28/04/08
Hz. Hacer’in sabretti, son peygamberin babaannesi oldu.
Hz. İbrahim ateşe sabretti, gül bahçesine ulaştı.
Burada önemli olan, iyi kul olmakla beraber, sabırlı, olunması… Karşılığı Allah’tan bekleyerek sabırlı davranış…
Sabır iki çeşittir.
Allah’ın yasakladığı şeyler karşısında sabretmek. Allah’ın emirlerine karşı sabretmek… Hayatta sabır çok önemli
Çocuk eğitiminde anne sabırlı olmalı. Çünkü terbiye tedricin olacağın için sabır gerekir. Yapılan yanlışı hemen düzeltmek yerine, onu zamana yayıp zamanla düzelmesine sabretmek. Anne saksıdaki çiçeğe baktığı gibi çocuğuna bakacak. Her gün çiçeğimize bakıp su dökeriz, ama hemen çiçek açmasını beklemeyiz. Çocuğumuz için de zamanla çiçek açmasını beklemeli, sabretmeliyiz.
İstediğimiz şeyler hemen olmayabilir. Evimizde olmayan bir şeyi komşuda var diye istemek yerine, sabretmek aile huzurunu daha da arttıracaktır.
Eşler birbirine karşı sabırlı olacak. Eşini düzeltme yoluna gidip onu kırmak yerine sabredip onu düzeltmeye çalışacak.
Her zorluğun bir kolayı var. Bedel ödemeden iyiliği beklemek çok yanlış… Ne diyor atalarımız, emek olmadan yemek olmaz. O zaman bize düşen sabretmek.
Sabrın zıddı, hırs… Böyle durumda daha mutsuz ve kötü oluruz.
Sabır öğrenilebilir. Nasıl mı? İmanla… Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine gönülden inanarak sabırlı olmayı kendimize kotlayabiliriz.
Tahammülsüz insanlar yaptıkları işin sonucunu, göz önüne getirmekle sabırlı olunabilir. Mesela, kitap yazıyorsun, ama sonucu düşününce sabır gösterip çalışmaya devam edilebilir. Çocuk terbiyesi için de aynı hayalle, çocuk eğitiminde de sabır gösterebilir.
Amellerimizi yaparken de, devamlı olması için Cenneti hayal edeceğiz. O zaman bize yük gibi gelmekten ziyade sabırla daha huzurlu olmamızı sağlayacaktır.
Çocuğunuza da, “ders çalışırsan, buna sabredersen, her şey çok daha güzel olacak,” diyerek, sonucu hayal etmesini sağlayın. Hedefini gösterin ve sonuca sabretmesini tavsiye edin. Sabrın sonunda ulaşacağı güzel neticeler iyi anlatılırsa, çocuk, sorumlulukları karşısında sabır gösterebilir.
Sabır meyvesi: İki çiftlik hizmetçisi, sırtlarında meyve dolu sepetle yola çıktı. Biri çok neşeliydi. Şarkının birini bırakıp, ötekine başlıyordu. Öteki hizmetçinin ise kederinden yüzü gülmüyordu. Bir ara şarkı söyleyen arkadaşına sordu:
—Senin sırtındaki sepet, benimkinden ağır olduğu halde, nasıl oluyor da bundan şikâyet etmiyorsun? Böyle neşeli olabiliyorsun? Arkadaşı güldü:
—Benim sepetimde öyle bir meyve var ki, en ağır yükleri bile hafifletir. Şikâyetçi hizmetçi, merak içinde sordu:
—Nedir o meyve? Cevap tek kelimeydi:
-Sabır!...
En güzel anahtar
Sabır, her zorluğun kapısı… Her zorluğu aşmadaki anahtardır.
Sabır, ruhun bir melekesidir. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşru olmayan istek ve arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmadan başa gelen ve insana büyük elem ve keder veren bela musibetlere karşı koyabilmek ve bunların üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır.
“…Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara–153) “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” (Bakara–155)
“Talut ve askerleri, Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında, «Rabbimiz! Bize sabır ver, sebatımızı artır, inkâr eden millete karşı bize yardım et» dediler.” (Bakara–250)
Fahreddin Razi dört türlü sabır zikretmektedir.
Nassi meselelere, mesela, tevhid, adl, nübüvva, ahiret inancı ve diğer ihtilaflı noktalara yönelik yorucu zihni çalışmalarda sabır ve sebat. Yapmakla mükellef olunan veya kanun ile havale edimleş olan işlerin tamamlanmasında sabır. Men edilmiş olan fiilleri terk etmekte sabır. Musibet vb. hallerde teslimiyet göstermek. Sabrın başı acıdır, fakat sonu çok tatlıdır. Hz. Peygamber, “Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür,” (Buhari- Cenaiz 32) sözüyle bir felaketle ilk karşılaşıldığı zamandaki sabrın önemini vurgulamıştır.
Sabrın sonu başarı
Bir bal arısı, yarım kilo bal için 3.750.000 defa bir çiçeğe konup koklaması gerekir.
Bir küçük tahtakurusu sert bir keresteyi sabaha kadar deler.
Bir karınca vücut ağırlığının 52 katını yüklenmekten çekinmez.
Arıda bu ağırlık 330 katına çıkar.
Kunduz, iki gecede 30cm. çapındaki ağacı kemirebilir.
Bu örneklerden de görüyoruz ki, küçük gibi görünen her şey, kararlılık ve sabırla büyük işlerin habercisidir.
Vücutta, başın yeri ne ise,
İmanda sabrın yeri odur.
Hz. Ali
Sabrın böylesi
Bir gün Lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Efendisi karpuzu huzuru getirmesini istedi. Lokman karpuzu getirdi ve efendisi bir dilimi kesip önce ona verdi. O da kendisini sunular bu bir dilim karpuzu, bal gibi şeker gibi yedi. Öyle bir iştahla yedi ki, efendisi hemen ikinci dilimi kesip uzattı. Onu da aynı tatta yedi. Böyle böyle, dilimler birbirini izledi. Geriye yalnız bir dilim kalmıştı. Efendisi, “Bunu da ben yiyeyim, göreyim bakayım nasıl şey? Böyle iştahla yediğine göre, herhalde çok tatlı bir karpuz olmalı?” dedi.
Gerçekten Lokman, öyle lezzetle, öyle zevkle, öyle iştahla yiyordu ki, görenlerin di iştahı kabardı. Ama Lokmanın efendisi son dilimi yer yemez, karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili uçukladı, boğazı yandı. Bir müddet acılığından konuşamadı, sonra Lokman’a dedi ki:
—Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin? Böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden sabrettin? Niçin bir şey söylemedin? Lokman şu cevabı verdi:
—Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar çok rızıklandım ki, utancımdan iki kat olmuşumdur. Dolayısıyla da elinden sunduğun bir şeye, ey marifet sahibi, bu acıdır, yiyemem, diyemedim. Eğer bu kadarcık bir acıya dayanamaz da feryat edersem, bütün zerrelerim hakkı ile yeksan olsun. Şekerler bağışlayan elinin lezzeti, bu karpuzdaki acılığı hiç acı halde bırakır mı?
Hisse şu ki: Kader programının bize sunduğu acılara katlanmamızı kolaylaştıran, hatta dertleri zevk edinmemizi sağlayan yol, sabır yoludur. Gönderenin ismi belliyse, gelen acıya sabretmek nasıl da lezzetli bir hâl alır değil mi?
Neye sabretmek caiz?
Sabretmek, mahkûmiyete, meskenete ve zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da gevşeklik göstermesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir.
Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman, heyecana kapılmadan ve şikâyet etmeden, takdiri ilahiye razı olup sabretmek mü’minlerin özelliklerindendir.
Sabrın böylesi
Tabiinden Ahnef bin Kays’a, adamın biri hakarette bulundu. Ahnef cevap vermedi.
Adam, Ahnef’in peşine takılıp ağır sözler sarf etmeye devam etti. Bir müddet sonra Ahnef, adama dönerek:
—Başka söyleyeceğin bir şey var mı? Varsa, burada hepsini söyleyip bitir. Çünkü, bundan sonra bizim mahalleye giriyoruz. Mahallemizin gençleri, seni böyle hakaret eder halde görürlerse, benim gibi sabırla karşılamazlar. Senin cahilliğine vermezler. Bana olan saygılarından dolayı, seni güzelce döverler.
Ahnef’e hakaretler yağdıran adam, yaptığı cahilliği anlar ve Ahnef’ten özür dileyerek geri döner.
Sabrı cemil
Sabrın en büyük değeri Allah’ın bütün Esma-i Hüsnâsı arasında “SABIR” isminin de yer almış olmasında görülür.
Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala, sabrı cemili emretmektedir. Resulullah, “sabrı cemil, şikâyet edilmeyen sabırdır,” buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir.
Kur’an-ı Kerim’in yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gayesi, beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allahu Teala, sabredenlere mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.
İbadetlerin nefsimize ağır gelen yönleri de sabırla hafifler. Böylece huzur içinde günde beş vakit namaz kılar ve sıcak yaz günlerinde hiçbir sıkıntı duymadan oruç tutarız.
İman, biri sabır, diğeri şükür olan iki yarımdan meydana gelir. Bunu şu hadise dayandırmaktayız, “Sabır, imanın yarısıdır.”
Sabrın sonu selamettir. Sabır, iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin başıdır. Sabırlı insan, iyi insandır. İyi işler yapıp, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa erecekleri haber verilmiştir. Sabır, zafere giden yoldur.
İnsanlık için hayırlı olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allah’ın dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima sabretmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin sabrını dile getiren pek çok ayeti kerime vardır. Resulullah’ın hayatı ise baştan sonra en güzel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her Müslüman’a düşen görev, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allah’tan sabır dilemek ve sabırlı olmaktır.
Düdüklü tencere gibi olmak
Hayatta maruz kalınan musibetlere karşı, düdüklü tencere gibi patlayıncaya kadar dışarıya bir şeyler sızdırmadan dayanabilmek, “Ya sabır!” deyip, ağulu aşı yutabilme faziletini gösterebilmek hakikaten zor iş.
Bir gün Hz. Hüseyin, çocuklarıyla birlikte yemek yerken evin kölesi sofraya getirmekte olduğu sıcak yemeği kazara Hz. Hüseyin’in üzerine döker. Hz. Peygamber’in manevi sofrasından derunî bir terbiye almış olan Hz. Hüseyin, çok canı yanmasın rağmen büyük bir ruhi olgunluk göstererek, sadece kölenin yüzüne sertçe bakmakla iktifa eder.
Bundan cesaret alan köle; “Allah öfkesini yenenleri sever,” (Ali-İmran 134) ayetini okur. İşte o zaman Hz. Hüseyin, “Öfkemi yendim ya köle!” diye sabırla karşılık verir. Bu cevaptan daha da cesaret alan köle bu sefer ayetin devamını okur; “Allah affedenleri sever,” (Ali-İmran 134) Bunun üzerine Hz. Hüseyin; “Seni affettim,” der. Köle bununla da kalmaz ve ayetin sonunu getirir. “Allah ihsan edenleri sever,”(Ali-İmran 134) Peygamber torunu ihsanda zirveleşir ve “Seni azat ettim ey köle!” diyerek kölesini hürriyetine kavuşturur.
Sabır ağacı
Moso, Uzakdoğu’da yetişen bir tür bambu ağacı. Moso, dikildikten sonra, 5 yıla varan zamana kadar, en ideal şartlar altında dahi hiçbir görünür gelişme meydana gelmez. Sonra sihirli bir el dokunmuş gibi, birden bire günde 40-45cm.büyümeye başlar ve nihayet 6 hafta içinde yaklaşık 27 metrelik boyuna ulaşır. Tabi ki sihirli el dokunmadı bu bitkiye. Kâinatın Sahibi, hikmetli kanunu gereği, Moso ağacının duruyormuş gibi yapıp birden bire hızla büyümesinin sebebi, 5 yıl boyunca toprağa sabırla saldığı yüzlerce metrelik kökleridir.
Mükâfat yeri değil, imtihan yeri
Dünya yerini mükâfat yeri olarak değil, imtihan yeri olarak görmek gerekir. Böyle olunca da yere düşmemiz çok normaldir. Ama yer düşsek de kalkmasını da bilmeliyiz. Ve kalktığımız yer, düştüğümüz yerden ileride olmalıdır. Çünkü hayatta sürekli imtihan içindeyiz. Hayatın bize sorduğu sorulara cevap veremez ve sabırlı davranamazsak, felakete uğrarız. Fırtınalar, kasırgalar, sabırlı ve kendi gücüne güvenen bir insanı yolundan çeviremez. Hayat sınavını, sabredenler ve ne pahasına olursa olsun amacından dönmeyenler kazanır.
Dört şey gerekir
Bir kişinin sözünde, şu dört şeyin daimi olarak bulunması zaruridir.
Adalet, Akıl, Sabır ve Hayâ…
Zorluklarla mücadelede en iyi zırh, sabırdır. Bu zırhı kuşanmış insanın aşamayacağı engel yoktur. Bütün zirveye ulaşmış insanların görünmez zırhlarının sabır olduğu unutulmamalıdır.
Sabrı öğretmek mümkün
Sabrı çocuklarımıza öğretirken örnekleme metodundan faydalanabiliriz. Kur’anî bir metot olan örnekleme ile “Bak arkadaşın çok çalıştı, sınava kadar sabretti ve başarıyı yakaladı. Sen de sabredersen, başaracaksın,” şeklinde örnek göstermek gerekir ve ailece örnek davranışlar içinde olmak gerekir. Sizin en ufak bir şeye sabırsızlığınız söylediklerinizin değerini kaybettirir, önce siz örnek olacaksınız.
Sabır çanağı
Sabırla ilgili çok meşhur bir deyim vardır, sabır çanağı taştı, diye. Hikayesi ise şöyle; zengin bir adam genç yaşta ölmüş. Karısı da bir yıl sonra ölünce, mallarının tek varisi olan küçük kızlarına amcası vasî olmuş. Amcası, yengesi ve oğulları, yetim kızcağızın hem mallarını yerler hem de hizmetçi gibi davranırlarmış.
Bütün ev halkının ayrı ayrı tafralarını çeken, hakaretlerine hedef olan bu yavru, sık sık dayak yermiş. Halini kimselere anlatmasını beceremez ve hiç kimse ile konuşturulmayarak çamaşır, bulaşık, ortalık temizliği mutfak işleri gibi adi hizmetlerde çalıştırılırmış. Kabahati olsun olmasın her gün dövülerek korkutulurmuş.
Tavan arasındaki odasında geceleri geç vakitlere kadar ağlayan kızcağız, bir gece rüyasında Eyüp Peygamberi görmüş.
Rüyasında Eyüp Peygamber, bu kızın derdini dinlemiş, sırtını sıvazlamış, onu teskin ve teselli etmiş, sabır tavsiye ederek kendisine bir çanak vermiş.
—Bak yavrum, bu çanağı gizli bir yerde sakla. Her gün bildiğin duaları oku ve vaktin oldukça “Ya sabır” çek ve bu çanağa üfle. Derdini bu çanağa anlat. Gözyaşlarını bu çanağa biriktir. Bir gün bu çanak taşacak ve senin çilen de o zaman dolacak.
Kız sabahleyin erkenden uyanmış. Rüyasında gördüğü nurani yüzlü ihtiyarı bir türlü unutamıyormuş. Rüyasın çok tesiri altında kalmış. Uzun uzun hayallere dalıp mahmur mahmur düşünmüş. Sonra kalkıp giyinmek için dolabını açmış. Bir de ne görsün? Eyüp Peygamberin rüyasında verdiği çanak… Çok şaşırmış, ama bu sırrı kimseye söylememesi gerektiğini düşünerek, sessizce çanağı alıp bağrına basmış.
Aradan aylar geçmiş, kız günde 2-3 defa odasına çıkar, gizlice dolabını açar, sabır çanağını öper, derdini çanağa anlatır, ağlar, teselli bulurmuş.
Çanağın dibinde peyda olan berrak, şeffaf ve koyuca kıvamlı bir sıvı her gün biraz daha çoğalmaya başlamış. Günler geçtikçe bu berrak sıvı çanağı iyice doldurmaya yüz tutmuş. Bu arada kızın hayatı da çekilmez bir hal almış.
Hatta sıcak yemek yüzüne hasret kalmış. Her gün birkaç öğün dayak yer olmuş. Bir gece geç vakitlere kadar uyumayan ve hüngür hüngür ağlayarak çanağa derdini döken kızcağız, sabahleyin dolabı açtığında çanağın taşmak üzere olduğunu görmüş.
Acaba şimdi ne olacak diye uzun uzun düşünmüş. O sırada kendini aşağıdan çağırmışlar. Korkudan eli ayağı birbirine girmiş ve çanağı nasıl tuttuğunu anlayamadan sallayarak yerine koyup aşağı koşmuş.
O gün bütün ev halkı hazırlanmış, vapurla İstanbul’a gidiyorlarmış. Kızı bekçi olarak eve bırakmışlar. Sıkı tembihatlar vermiş ve talimatlarda bulunmuşlar.
Ev halkının bindiği vapur, fırtına yüzünden kazaya uğramış ve ev halkının hepsi de boğularak ölmüş. Sabırlı kız, babasından kalan mallara sahip olduğu gibi zalim amcasının da tek mirasçısı olmuş. Artık sabredemez oldu, manasına gelen, “Sabır çanağı taştı” deyiminin hikâyesi bu şekilde anlatılmaktadır.
Bir kimsenin dalâlete düşmesinin başlıca sebeplerinden birisi, kendisinde varlık görmesidir. Her şeyin O’nun ve O’ndan olduğunu unutur,Hazret-i Allah’ın mülküne ve kudretine ortak olmaya çalışır. Halbuki,kendi kusur ve hatalarımızla meşgul olmaya, başkalarının ayıplarını örtmeye çalışmalıyız. Hesaba çıktığımız zaman -falanca şu günahı niçin işledi?diye sormayacaklar. -Sen bu günahla niye geldin? diye soracaklar. Hiç kimseye gülünmez,hiç kimse ayıplanmaz.Kimi ki ayıplayacaksak,birde dönüp bakarsak bütün ayıpların kendimizde olduğunu görürüz.Kimisi ordan kaymış,kimisi buradan.Bizim de kaydığımız nokta belki onlardan büyüktür.Onun için hiç kimseyi ayıplamaya gelmez. Açıkmış,saçıkmış,sarhoşmuş, Hayır,hayır … Herkes icraatını yapacak ve kendi ameli ile kabrine gömülecek.biz nefsimizle mücadele etmekle meşgul olacağız,böyle şeylerle ilgilenmeyeceğiz.Bizim ayıbımız bize yeter,onun ayıbı ise onun olsun. Biz herkesi hoş kendimi boş görelim. Omzumuza bir heybe alalım.İyiliklerimizi arka torbaya atalım ve onları hiç görmeyelim. Kötülüklerimizi de ön torbaya koyarak onları daima göz önünde bulunduralım.Hep başkasının faziletini görelim,kendimize değer vermeyelim.Böylece ömrümüz boyunca istiğfârı elden bırakmamış,hiç kimseyi de hor ve hakir görmemiş oluruz. Noksanları tamamlamak ise vazifemizdir. Bir müminin noksanını görüp onu tamamlamak,yıkılmaya yüz tutmuş bir duvara destek vurmaya benzer.Noksanlar tamamlanacak,fakat ayıp aranmayacak.
Bütün iyi dilekler ve selamlardan sonra... Dilenciden sultana, köleden efendiye Hânım hey!.. Sen ki mahabbet gülistanıma revnak bağışlayanım, efendimsin, Sen ki arzum, emelim, hicranım ve elemimsin,
Ayrılığından dolayı yardım dilenmeye takatim yok senden, kapında kendini kaybedenlere gıptayla geçen ömrümde bir takate de ihtiyacım kalmadı artık.
Sevgili eşiğinde ölene değil sağ kalana şaşmak gerekir, der bir bilge ama ben senden uzakta, aşkınla hasta, ama aşk sayesinde sıhhatteyim.
Araya bunca yılın hasreti girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, ama her sabah seni görüyor ve yüzünden aldığı güzellik ile insan içine çıkıyor diye güneşe, eşiğini döne dolaşa senden nur çalıyor diye her akşam mehtaba bakıyorum, bilesin.
"Bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı?" diyorum ona, hasbıhal ediyorum;
"Ne haldedir sevgilim, hoş mudur, sofaca mıdır İstanbullar sultanı bugün?"
diye tekrar soruyorum.
"Hiç benim bulunduğum yerden daha kederli bir âleme doğdun mu sen; hiç aşkta altüst olmuş bencileyin bir firkatzede üzerine parladın mı?" diye sitem ediyorum bazen...
Velhasıl günlerce ve gecelerce güneşlere ve aylara durmadan ve dinlenmeden seni soruyorum, hâlâ bir haberini alamayışımı şikâyetle söylüyor, anlatıyorum. Senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. Sonra tevbeler ediyorum. Seni unutma ihtimalini düşündüğüm için.
İşte asrı saadette bir gün, kâinatın kalbi olan Medine'de, kainatın övünç kaynağı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) konuşuyor: “Erihnâ Ya Bilal” (Ezan ile bizi ferahlandır)…
Aman Ya Rabbi! Keşke bir kez duyabilseydik, Allah Resûlü'nün müezzininden bu muhteşem sedayı.
Ey mübarek sedâ-yı Dâvûdî! Muhteşem ezan, ezanım, ezanımız; o gün de ferahlattın sineleri, bugün de seninle ferahlıyor mahzun yürekler, susamış bağırlar.
Yüreğim sıkılıyor; bütün iç disiplini tahrip edilmiş, manadan yoksun yürekler karşısında...
Ferahlat yüreğimi, kuşatsın gönlümü ahengin, ey sevgili mübarek ezanım! Zaman durur, kâinat seni dinlerken, doldurur evreni eşsiz bir huzur ve sûrur. Susma ne olur, düş yüreğimin sınırlarına, koru fıtratımı, çalmasınlar şahsiyetimi, şerefimi, yâdımı.
Hayata madde ve şehvet gözlüğünden bakan kokuşmuş yaklaşımlar karşısında; iman adına, mukaddesat adına, insanlık adına bu çağın beklediği nefes; ötelerden süzülüp gelen pörsümez, solmaz yeni, senin nefesin!
Kulaklarını bu sese tıkayıp özgürlük teranesi okuyanlar, işte bu seda, işte bu ses, özü gürleştiren, özgürleştiren bedenleri ve ruhları… Rabbe kul olmanın çağrısı bu, söz verip de tutamadığımız ahitlerimiz...
Takımlar tuttuk, partiler tuttuk, adamlar tuttuk ama kendimizi tutamadık. Uyduk tutamadığımız nefislerimize. Ey ezanım!.. Ulvi ve garip sedam, tut beni ne olur!
Ahenginle, gelişinle her vakit efsunla vicdanımı, vicdanlarımızı... Oğlunu cepheye uğurlayan Anadolu gibi, ana gibi, hani demişti ya: "Oğlum babanı Dimetoka'da, dayını Şıpka'da, ağabeylerini de Çanakkale'de kurban verdim. Git! Sen de git oğul! Minareler ezansız, camiler Kur'an'sız kalmasın!" diye...
Sen susma ezanım! Susturmasın seni Yüce Mevlam, kalmasın minareler ezansız. Yadellerde sana hasret olanların hüznü var derunumda, koşarken vatanına bir ezan sesi duymak için.
Erihna Ya Bilal! Ferahlat bizi kıyamete kadar, sonsuza değin...
Ruhlar eskimeyen esvaplarını giyiniyor, bahar yüklü ıtırların. Suyun içinde ahenkle raks eden yosunları seyreder gibi, yağmur damlalarının duru sulara düşüşü gibi sen düşerken kâinatın bağrına; bir kayanın üzerine oturup da dinlesem seni, bu girift halimi dinlesem seninle birlikte.
Şair; "Mecnunsan sus" diyor. İşte sustum, seni dinliyorum...
“Hepimiz ölümü kendimizde taşırız, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi...” RİLKE
Cenaze teneşir tahtasına konmuş, bekleşiliyordu. Kimse yıkamaya yanaşamıyordu. Kaynayan kazanlardan çıkan suların buğusu, soğuk atmosfere ürpertili bir sıcaklık aşılamaya çalışıyor gibiydi. Cenazenin etrafını çepeçevre saran kalabalıktan hiç ses çıkmıyor, sadece evden en içten melodileri bile yavan bırakan bir- iki kadının hafif ağıt sesleri etrafa yayılıyordu. Dramatik, ağlamacıl, içli ve ürpertili bir ağıt. İçten kopan fırtınaların dışa yansımasına yol veren insanın kılcallarından sıcak, acı damlalarını damıtan bir ağıt. Oğlunu kaybeden bir annenin feryadı gibi...
“Ölüm, alıp götürdü düşlerimi güzelliğin ülkesine. Ben işte böyle tanıdım ölümü; tanışınca ağlatan ölümü...”
Cenazenin yüzündeki hafif pembelik, beyazlıklar içinde ona ayrı bir albeni vererek güzelleştiriyordu. Ölen gençti, zeki idi. Altı yaşında Kur’ân öğrenmiş, küçük yaşlarda câmide ezan okuyarak müezzinlik yaparak, mahallenin ve câmi eşrâfının sevgili küçüğü hâline gelmişti. İlk ve orta öğretimini başarıyla bitirmiş, başladığı lise öğreniminin başında takdir almıştı.
“Acıdır bütün ayrılış kelimeleri, acıdır ölüm.”
Fakat garip bir yanı vardı. Yerinde duramıyordu. Sürekli hareket hâlindeydi; koşuyor, oynuyor, konuşuyor, okuyordu. Bin dokuzyüz yetmiş dokuzdan bin dokuz yüz doksan iki ye kadar süren bir ömürdü bu...
“Biliyorum yaklaşıyoruz her an. Biliyorum oruçlu doğar insan, ölümün iftar sofrasına.”
Şimdi ise suskun, boylu boyunca uzanmıştı. İnsanın inanası gelmiyordu. Bir rüya gibi, sanki kalkacak, şaka yaptığını söyleyecek, yine sevimli yaramazlıklarını sürdürecekti.
“Bir akşam en yakın arkadaşımda güle düşen yağmur gibi ölüm.”
Olmadı, kalkamadı. Artık şaka yapmıyordu. Yüzündeki vakur ifade kararlı olduğunu gösteriyordu. Sular kaynadı bekleşme sürdü.
“En güneşli günde ayrılır yollar. Aşk çiçeğini olgunlaşmadan yiyen bir kurt var. Her kapıyı ölüm açar, ölüm kapar...”
geliyor dediler, işaret edilen yere çevrildi gözler. Orta yaşlı,sakalları bütünüyle aklaşan biri geliyordu. Sakin sakin yürüyordu. Gelişi de öyle oldu. Oradakileri esenledi. Ölüye yaklaştı. Avuçlarını ölünün yüzünde gezdirdi. Geriye döndü, en yakınındaki gence işaret etti, ceketini çıkarıp uzattı, kollarını sıvadı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm”
Ölüye ilk su ondan döküldü. Sakallarından süzülen yaşlar ölünün üzerinde hafif damlacıklar oluşturuyordu. Ölü sanki gözyaşı ile yıkanıp, göz yaşı ile sarmalanıyordu. Köpüklerle her taraf ustaca ve özenle bezeniyordu. Gözlerinden sessizce süzülen yaşların sahibi, bir ara eğildi ve genç ölünün yanaklarından, alnından öptü. Beyaz sakalı sabun köpüğüyle daha da beyazlaştı, aklaştı. Karşıda duran gözlüklü adamın gözlerinden, genç ölünün üzerine dökülen su mîsalî yaşlar süzülüyordu. Kolay değildi, on dört yıllık vazgeçil mez dostunu kaybetmek.
“Öldü, kim ısıtır artık onun ellerini ?! Suların aynasında üşüyen ellerini Suların saygısıyla üşüyen ellerini...”
O ise, ısıtıyordu onun ellerini; yıkıyor, öpüyor ve yıkama eylemi bu ikilem arasında sürüp gidiyordu. Ölünün yüzündeki, saçlarındaki beyazlıklar suyla birlikte yok oldu. Ortaya bembeyaz bir yüz ve simsiyah bir saç çıktı. Genç ölü hafif buruk bir tebessümle, kendini yıkayan beyaz sakalları köpükle kaplı orta yaşlı adama kendisini suyla ve göz yaşıyla yıkadığı için sanki teşekkür ediyor,saygı sunuyordu.
“Bir ölü ayağa kalkarsa, sonra yürürse alana, sonra konuşursa yürekten, yürürse buz tutmuş ellerini ovmadan ve ölüler susarsa...”
yüzlerce göz kırpış, nefes alış- veriş bitmiş, atan nabz, çarpan yürek, yürüyen ayak, konuşan dil susmuştu...
Biliyorum ki ölümü de seveceğim; ölüm sevdiklerimi alıp götürdükçe.
Ben de ölümü seveceğim; biliyorum ki ölüm beni de alıp götürecek sevdiklerime.
R. Ranuna
________________________________
"Hiç bir ölü, Öldüğü için hasret çekmez. Ancak tâatinin azlığına yanar. Yoksa Ölen kimse; kuyudan ovaya çıkmış, zevk u safa meclisine ulaşmıştır. Bu daracık matem yurdundan ferahlayıp, geniş bir ovaya göçmüştür. Orası doğruluk yeridir, orada yalan yoktur. Ayranla sarhoş olan, has şarabı ne bilsin? Orası öyle bir doğruluk yurdudur ki, Hak onlarla beraberdir. Su ve çamurdan (bedenden) kurtulmuş, nur ile dostturlar. Bu hayat için bir iki nefesin kaldı. Bari gayret et de, ercesîne öl." (Mesnevi, V/1774-79) "Hayat îmânla ebedîdir. Yoldaşın îmân olursa ölmezsin." (Mesnevî, III/3399) Mevlânâ; iradî ölüm, zarurî ölüm, ölüm korkusu ve ölüme hazırlığı şu iki mısrada özetler: "Aşksız olma ki ölmeyesin. Aşkla öl ki diri kalasın." (Rubailer, 181}