cemd
9/10/2009
-
(MENZİL E )Hayirli yolculuklar dostum..

Unutma, yolcu degisir, yol degisir, ama menzil degismez. Yolcuya bakip, yolu tanima. Yola bak, yolcuyu tani, yolcu hakkindaki kiymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olmasi degil; Asil vahim olan yolcunun yolsuz olmasidir; Yolsuz, hedefsiz, amaçsiz, saskin, hercai ve seyyal…
"En dogru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatiyorlar. Onlar, karanlik evlerinde kaybettiklerini sokak lambasinin altinda arayan saskinlardir. Aldirma… Ayagina batan dikenler, aradigin gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, asikmis gibi davrananlardir. Gerçek asik olanlarsa, dikenini de severler.
Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, su gerçegi de hiç unutma : Yürümekle varilmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca; Yola çikip da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayagina çelme takanlari, yolda metafizik uyusturucularla keyif çatanlari, tel örgülerle çevirdigi yolu, kendisine zindan edip volta atanlari, maratona 100 metre kosucusu gibi hizli girip, 50. metrede yola yatanlari, yürüyusün uzun ve yolun zahmetli oldugunu görünce, yolculuk üzerine zar atanlari , yürümeyi birakip, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanlari, ayagina batan tek bir dikenin faturasiniçikarip, ömür boyu tafra satanlari, beyaz atli kurtariciyi gözlemek için ufka bakip bakip dagitanlari, yanlis kilavuzlara kizip yolu satanlari göreceksin.
Aldirma, yürü. Gögsüne yüreginden baska muska takma. Vahiy haritan, Nebi kilavuzun, akil pusulan, iman sermayen, amel azigin, sevgi yakitin, ahlak karakterin, edep aksesuarin , merhamet sifatin, seref ve izzet adin olsun. Dogru yol : insanlarin çogunun gittigi yol degil, düsünen öz akil sahiplerinin yoludur. Yolda verecegin her molayi özellestiri duraginda vermelisin. Unutma, tevbe özelestiridir. Kendisini hesaba çeken, baskalarinca hesaba çekilmekten kurtulur.
Her molada yolda olup olmadigini, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümedigini kontrol etmen, pisman olmaman için elzemdir. Yön tayini syk syk gerekli olabilir. Haritayi saklayabile-cegin en güvenilir yerin yüregindir. Bir sey daha : Pusulayi sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; Ibreyi saptirirlar da haberin olmayabilir.
Yol emniyetin için gerekli olan sartlarin basinda bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyusturucudan uzak durmalisin. Hobilerinin, fobilerinin, korkularinin bilincin üzrindeki saptirici etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan baskasindan korkarsan , korktugunun basina musallat edilecegini kesinlikle bilmelisin.
Yolda düsecegin en büyük tuzak, yersiz korkularinin tuzagidir; Yani, kendi benliginin sana kazdği tuzak.
zIRiKi |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/10/2009
-
Bir menzil sabahı

Serin bir rüzgar esersede aldırış etmezsiniz
Bir menzil sabahı yaşadınız mı hiç
İzin verirsiniz sizi üşütmesine
Hatta üzerinize bir yağmur tanesi düşse bile
Bu damlanın içinize düşmesini ne kadar isterdiniz
Sonsuz bir sevgiliye açılan kapı vardır burada
Ve kapının ardında gelen güzeliğin kokusu vardır
Önceden gelen ve hep duymak istediğiniz..
Bilincinize yerleşen bir silüet vardı ya
O nu görebilme arzusu içinizde alevlenirken
Bir gün göreceğim diye gelmişsinizdir ve oradasınızdır..
Nurlu bir sancağın nurlu gölgesindesinizdir artık
Ne bir kaygı duyarsınız yürümeyen işlerden
Nede bir telaş vardır dünyanıza ait
Gam ve keder sadece geride kalmıştır geldiğiniz yerde
Küçülmüştür, gözünüzde bitmeyen telaşlarınız
Sadece sevgiliye ulaşmanın verdiği
Masum bir bekleyiş vardır..
Sabırla bekleyen heyecandan titreyen
Bir serçe misali yüreğinizde..
Acaba?
 Acaba bir kez nazar eder mi?
Duasında bende varmıyımdır? diye
Düsüncelerimin ucunda o var
Gözyaşlarımın her damlasında o var
Öyle bir sevgi ki
Beni ALLAHa ulaştıracağına inandığım
Beni O na yaklaştıracağına inandığım
Sonsuz kere sonsuzluğunda
Huzuru yakaladığım
O var
ALLAHım c.c var Rasüllah s.a.v var
Bizleri duanızda unutmayın
Sultanım  _______________ Aleyke |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/7/2009
-
bilmem menzil nasıl anlatılır
 Bazı şeyler vardır anlatılır İçine bal şerbet katılır Yorgan döşek yatılır Bilmem menzil nasıl anlatılır Bazı şeyler vardır söylenir Hoş sohbet olur dinlenir Agh edilir inlenir Bilmem menzil nasıl söylenir. Bazı şeyler vardır görürsün Anlar anlamaz yürürsün Sonunda sende menzile varırsın Bilmem menzil nasıl görünür. Biri vardır gavs derler adına Herkes gider ama anlayana Sözler denir dinleyene Bilmem gavs nasıl anlatılır Boyu bosu endamı yerinde Şeriati yaşar kendi halinde Anlamayan der bu iş nice Bilmem gavs nasıl anlatılır Menzil menzil dedikleri bir ince yoldur İkramı izzeti her şeyi boldur Sende var sende küpünü doldur Bilmem menzil nasıl anlatılır. Oraya varmayan yanıyorum bir görem der Bunu kendinde hasret beller Her varana bakar eller Bilmem menzil nasıl anlatılır. İçinde ki ateşi söndürme Alemi kendine güldürme Oraya varınca yüzün döndürme Bilmem menzil nasıl anlatılır Gavsım der yanar durursun Hasretim der acıyla avunursun Bırak sevdan içinde dursun Bilmem menzil nasıl anlatılır. Bir çokları vardı vatana Kimseler inanmadı anlatana Anlatan neyi ne bilsin Bilmem menzil nasıl anlatılır. Der: yusuf sözüm burda bitiyor İyi düşün adam olana bir söz yetiyor Bilmem menzil nasıl anlatılır |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/5/2009
-
Makbul Bir İştiyak...
 Dostlardan biri anlatıyor; Gavs hz.lerinin emaneti teslim aldığı ve silsilenin beklendiği ilk zamanlardı Herkesler akın akın gidip tevbe tazeliyor ve biat ediyorlardı. Sofiler kendi- ni Gavs a teslim etmek telaşı ve iştiyakındaydılar. İşi bilenler kendilerini teskin edecek bir işaret peşindeydiler.
Özel arabaları ile gelen bir ailede de bunlardan biriydi. Ziyaretlerini tamam- lamış, tevbe tazeleyip biatlerini yapmış adablarını ifa etmiş arabaları ile dö- nüşe geçmişlerdi.
Köyün içindeki şimdi kaldırılmış olan benzinliğe gelince araba içindeki sofi- leri bir ağlama tuttu ki susturmak mümkün değil. Feryad ederek biatlerinin kabul olduğuna dair bir işaret istiyorlar. Gavs ın kendilerini teslim aldığına dair bir teberrük arıyorlar.
Benzinliğin önünde bir dinlenme bankı vardı asmanın altında. Sofiler sağ taraflarına bakınca Gavs ı orda gördüler. Oturuyorlardı ve tebessüm ede- rek arabaya bakıyorlardı. Sofiler şoföre ikaz ettiler ki geçme gidip izin al ziyaret et öyle geç diye. Araba durdu kendiliğinden ki gitmiyor. Şöfor isti- yor ki bir kenara çekeyim de öyle gidip ziyaret edeyim. Mümkünü yok ki araba hareket etmez. Epeyce uğraştan sonra çaresiz beklediler sofiler. O an Gavs hz. leri kalkıverdiler oturdukları yerden ve salına salına yürüdü- ler arabaya doğru. Ve o muhteşem nazarları ile bir tebessüm uçuruverdi- ler sofilere yürüyüp gittiler hane-i saadetlerine arabanın tam önünden ge- çerek...
Sonra araba hiç bir şey olmamış gibi devam ediverdi. Arabadakileri bir huzur aldı ki gülmekten gözlerinden yaş geldi hepsinin. Anlatan diyor ki "Sanki biraz önce ağlayan biz değildik taaa Malatyaya kadar güldük bu nasıl bir teberrük, bu nasıl bir muhabbetti..."
Arabada eskilerden Gavs ın sadığı olan sofi kardeşimiz dönüverdi bize ve;
"Rabbim tevbenizi ve biatınızı mübarek eylesin Gavs hz. leri sizlere teber- rük buyurdular mübarek nazarları ile de teveccüh ediverdiler..."
Ya Rabbi nasıl sevindik nasıııll...
SIBYAN
__________________ Bilvanis . netten alıntıdır Aleyke |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/4/2009
-
ÇIKAGELDİ BİR GÖZLERİ SÜRMELİ
“
Aşık Agâhî’nin “Seher vakti çaldım yârin kapısın” diye başlayan şiirini çoğumuz türkülerden herhangi bir türkü bilir, öyle dinler. Oysa tarikatlerdeki seyr ü sülûk erkânını anlatan tasavvufi bir metindir bu. Biraz bizim dikkatsizliğimiz, biraz okuyanların metnin bir bölümünü, çok zaman aslına uymayan değişiklikler ve eklemelerle okuması sebebiyle şiirin bu özelliği pek fark edilmez. Halbuki şairin “yâr” dediği, tek ve gerçek sevgili olan Allah’tır. Seher vakti sevgilinin kapısını çalmış, sabah namazına durmuş, ama “kapıların sürgülü” olduğunu, yani açılmadığını görmüştür. “Feth-i bâb”, yani “kapı açmak”, sülûkta makamları aşmak yahut bazı ruh müşküllerini halletmek anlamı yanında, Miraç’taki bir hadiseyle bağlantılı olarak daha ziyade “namaz”dır. Nitekim namaz müminin miracıdır ve her rekâtta “feth” (açmak) kökünden “Fâtiha” okunur. Kapının sürgülü olması, açılmaması, namazdan feyz alınamadığına, huşû’a ulaşılamadığına işarettir. Kalbin değil, cesedin namazı olduğu için huzur-ı ilâhiye varılamamıştır. İşte kul bu elem ve çaresizlik içindeyken “bir gözleri sürmeli çıkagelir”. Şiirin devamında, onun yardımıyla “kapıyı açtırıp içeri giren” sâlikin bundan sonraki macerası anlatılır. Biz meselenin o tarafını bırakıp, kapıyı açtıran “gözleri sürmeli”nin kim olduğuna bakalım. “Gözleri sürmeli”lerden kasıt Cenab-ı Hakk’ın veli kullarıdır, mürşid-i kâmillerdir. Kâmil mürşitler böyle vasfedilerek onların bazı hususiyetlerine dikkat çekilmek istenir. Birincisi, göze sürme çekmek Efendimiz s.a.v.’in sünnetidir. Sünnetlere titizlikle ittiba, mürşid-i kâmil’in en önemli vasfıdır. “Gözleri sürmeli” denmekle onların sünnete uygun yaşama titizliklerinin belirginliği vurgulanmış olur. İkincisi, sürme, gözün görüş kuvvetini artıran bir maddedir. Kâmil mürşitler de basiret sahibidir; diğer insanların göremediği sırları, hakikatleri, güzellikleri, incelikleri, uzaklıkları görebilirler. Sürme, bir çeşit toz, ince bir topraktır. Göze sürüldüğü için Türkçe’de “sürme” dediğimiz bu madde, “kuhl” yahut “tûtyâ” isimleriyle de bilinir. Sürmenin aslında toz veya toprak olmasından hareketle eskiler çok zarif hayaller geliştirmişlerdir. Mesela sürmenin “hâk-i pây”, yani sevgilinin ayağının tozu yahut sevgilinin ayağını bastığı toprak olduğu ve bu yüzden aşığın onu yüzüne gözüne sürdüğü düşünülür. “Hâk-i pây” aynı zamanda toprağa bırakılmış ayak izi demektir. Bunun gözde olması, aşığın sürekli o izleri takip ettiği anlamına gelir. Başka bir deyişle “gözleri sürmeli” olan birisi, ya sevgilinin ayağının tozunu toprağını gözüne sürerek aşkının şiddetini, ya da hep onun izlerini gözeterek sevgilinin peşinde yol aldığını böylece göstermektedir. Sevgili Allah Tealâ olunca, “hâk-i pây”, bize bahşedilen ve Mutlak Sevgili’ye ulaşma yolunda istikametimizi bulmamıza yarayan işaret ve alâmetlerdir ki bu Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim “ayet”in kelime anlamı “iz, işaret, belirti” demektir. Bütün bunları toparlayacak olursak, mürşid-i kâmil, Cenab-ı Hakkın ayetlerini adeta gözüne sürme yaparak onlarla gören, her şeye bu çerçeveden nazar kılan, her işinde sadece ayetleri gözeten bir insandır. Yahut hem vuslata giden yolda en doğru istikamet üzere sürekli yürüdüğü, hem de arkasından gelenler için emin bir kılavuz olduğu için gözleri sürmelidir mürşid-i kâmilin. Emânî mahlaslı bir şairimiz, sürme ile mürşid-i kâmil münasebetine getirdiği farklı fakat yine son derece ince ve zarif yorumunda şöyle diyor: Erbâb-ı nazar hâk-i rehin sildi süpürdü Ey bâd-ı sabâ yâr eşiğine yelerek gel. Yani, “nazar sahibi veli kullar sevgiliye giden yoldaki bütün tozu toprağı sildi süpürdü; bu yüzden ey saba rüzgârı, yârin eşiğine hiç zahmetsiz, koşarak gidebilirsin”. Bu beyitte açıkça zikredilmese de “hâk” (toprak) ve “nazar” kelimeleri “sürme” anlamını verir. Allah’a giden yoldaki tozları gözüne sürme yaptığı için basiret ve nazarla nimetlendirilen mürşid-i kâmil, Asl’ına yönelenlerin yolunu böylece açmış, işlerini kolaylaştırmıştır. Bugün “yâr”in eşiğine giden yolda yelerek mesafe alanlar bu yürüyüşlerini “gözleri sürmeli”lere borçlu. Çok şükür ki, Cenab-ı Hak otağının yapısını gözleri sürmelilerden hâli bırakmıyor. Seher vakti çaldım yârin kapısın Baktım yârin kapıları sürmeli Boş bulmadım otağının yapısın Çıkageldi bir gözleri sürmeliAçtırdım kapıyı girdim içeri Aklımı başımdan aldı o peri Dedim sende buldum hâlis gevheri Dedi yok yok, bir mehenge sürmeli
Şu kevn ü mekânı tuttu ışığın Nöbeti bekleyen alır keşiğin Beklemeli o sultanın eşiğin Günde yüz bin kerre yüzler sürmeli Agâhî karıştır kanı yaş ile Dost bulunmaz hayal ile düş ile Yetilmez menzile bu gidiş ile Hemen aşk atına binip sürmeli
Gözleri sürmeli”lerden kasıt Cenab-ı Hakk’ın veli kullarıdır, mürşid-i kâmillerdir. Kâmil mürşitler böyle vasfedilerek onların bazı hususiyetlerine dikkat çekilmek istenir. |
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/2/2009
-
Gavs-ı Sani ....(ks)
Bu dünya bir han gibidir. 
Ahiret yolcusu bütün hazırlığını bu handa yapmalıdır.
Yolda tedarik görülmez.
Zira kervan yola çıkmıştır.
Ölümle başlayan bir yolculuğun geri dönüşü yoktur.
Yola çıkan kimsenin hedefine ulaşması için belli bir yol ve usül takip etmesi gerekir.
Başıboş ve hedefsiz yol giden kimsenin hedefine varması mümkün değildir.
Onun nereye varacağı da belli olmaz.
Allah yolu da böyledir.
O yolda Hz. Resulullah?ın -aleyhissalatü vesselam- izinden başka Allah?a giden bir yol ve kapı yoktur.
Hz. Resulullah?ın -aleyhissalatü vesselam- hayatını yaşamak için de ulu sadatlara uymak gerekir.
Hz. Peygamber?e -aleyhissalatü vesselam- hakkıyla uymanın en güzel yolu sünnet üzere yaşayan sadatları takip etmektir.
Sadatlar sünnet-i seniyyeyi kal olarak değil hal olarak yaşar ve yayarlar.
Onlara uymakla iman selameti ile ölmek nasip olur.
Böylece ebedi ahiret yolculuğu iman ile başlamış olur.
En büyük saadet de budur.?
_____________________________________ Nasihatler.Net ten alintidir |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/8/2008
-
Gavs a Hasret Gönül
17/2/2008
-
Sultanim Seni - Grup Hacegan
24/1/2008
-
Gavs S.Abdulhakim (k.s) Sohbetler -8, insan aynen bir köprü gibi
İnsan âhlaken güzel olmalı, kimseyi incitmemeli, hiçbir şey ondan taciz olmamalı. İnsan halim olmalı, sabırlı olmalı.

gavs (k.s.a), sohbetlerinde, insan aynen bir köprü gibi olmalı, buyurdu. nasıl ki, herkes, iyi, kötü, zalim, fena bütün millet gelir, köprüden geçer de, o hiç ses çıkarmadan daralmadan hepsinin geçmesine müsaade ederse, insan da işte bu köprü misâli, herkesle iyi geçinmeli, muhatabı ister zalim, ister münafık, ister hırsız, isterse fâsık olsun idare edip iyi geçinmelidir.

İnsan her zaman hüzünlü ve rabbü’l-Âlemin’i tefekkür edenlerden olmalı, Allah’ın azametini, büyüklüğünü düşünmeli, dağlara, semalara, insanlara bakarak her şeyden, baktığı her eşyadan Allah’ın azmetini büyüklüğünü, hikmetini anlamaya çalışmalı ki rabbü’l-Âlemin’in büyüklüğünü idrak ederek ona göre hareket etsin.

İnsan mahzun olmalı, çok ağlayıp az gülenlerden olmaya çalışmalı, nitekim Âyet-i kerimede öyle buyurulmuştur.
(az gülsünler ve çok ağlasınlar) (tövbe : 82)
 peygamber (a.s.v) asla kahkaha ile gülmezdi. sadece tebessüm ederdi. İşte insan da böyle olmalı. keyf ehli ve dünyaya aşıklardan olmamalı. keyf ehli olanlarda, dünyaya aşk ve muhabbet besleyenlerde Allah korkusu az olur. onlar bu dünya hayatı içinde aynen sarhoşa benzerler. Allah azâbının korkusu onlarda yoktur.

Allah dostları daima Allah’ın azametini, tefekkür edici, mahzun, hikmet ehli kimselerdir. Allah yolu fakirlikte, abdallıkla, nefsini küçük görmekle elde edilir. dünya ise bilâkis atılgan olmakla, dilli olmakla, alış-verişçi olmakla, kandırma, hile hud’a bilmekle elde edilir. Allah yolunda ise, tam aksine insan ne kadar fakir olsa, ne kadar halim olsa, ne kadar mahzun, abdal ve zavallı olsa o kadar muvaffak olur. Allah’ın yanında kıymeti olup rabbinin sevgisini kazanır. rabbü’l-Âlemin fakirlerle miskinlerle beraberdir. rabbü’l-Âlemin kendini beğenmiş, zorba, zalim olan bahtsızlardan hoşlanmaz.

İnsan ne kadar fakir, ne kadar abdal, ne kadar nefsini yenmiş ve vücudunu zail etmişse rabbü’l-Âlemin’in yanında o kadar makbul, o kadar sevgili olur.
zaman zaman Allah dostlarını deliye benzetenler olur. bilmeyenler onları gördüklerinde deli sanırlar, çünkü onlar dünya ef’alinden anlamaz, dünya işleriyle ilgilenmezler. dünyanın hile ve hud’asından haberleri bulunmaz. zulüm ve hakaretle işleri yoktur onların. daima deliler gibi düşünceli olduklarından bilmeyenler onları deli sanırlar. dünyaya muhabbetle bağlı olup perestiş edenler onların lâkayt halini, dünya kazanç ve çalışmalarına ilgisizliklerini gördükçe onlara deli gözüyle bakarlar.
 halbuki Allah yolu fakirlik ve tevazuyla kazanılır, suyun yüksek yere akmadığı daima aşağılara doğru çukur yerlere akıp oraları doldurduğu gibi, Allah yolu da fakirlik ve yoklukla kazanılır. (kendini böyle bilmekle. her şey Allah’ındır.)

her kim ki nefsini öldürmüş, benliğinden sıyrılmışsa, o Allah’ın yanında makbul olmuş ve rabbü’l-Âlemin tarafından sevilmiştir.
nakşîbendi sâdâtı da hep böyleydi, fakir olup nefsini öldürerek (1) vücudunu ortadan kaldırmış olanlar hep sâdâtın nisbetini toplamışlardı.

Şâh-ı hazne de öyleydi. hazretin hulefası içinde zâhiren en edna olanı oydu. halife olduğunu kimse bilmezdi. hattâ âlim olduğunu bile herkes bilmezdi. ancak eskiden onu tanıyanlar molla olduğunu bilirlerdi. fakat halife olduğunu bilen bindebir bile yoktu. ancak havaslar bilirdi halife olduğunu. Çünkü nefsini zebûn etmiş, benliğinden sıyrılmıştı. abdaldı, halifelerin yanına gitmez, onların cemaatlarında bulunmazdı. sâliklerin içine girmez, her zaman sofilerin (2) içinde bulunurdu. rabbü’l-Âlemin’e karşı bir yokluk haleti içindeydi, nefsini yenmiş, benliğini atmış, fakir hal, hulafanın içinde zahiren en edna olanı olduğu halde ahlâken de en mütekâmil olanı oydu. onun içindir ki rabbü’l-Âlemin onu o kadar yükseltmişti; etrafına o kadar adam toplanmıştı ki çevresi aynen haşır gibi, aynen kıyamet gibi olurdu. rabbü’l-Âlemin onun huyunun ve ahlâkını sevdiği içindir ki onu dost edindi. onu dünyada da âhirette de âli kıldı.

gavs’de (k.s.a) öyleydi, aynı yoldaydı, Şâh-ı hazne’nin hülefası arasında zahiren en edna olanı gavs’dı. o da hep sofilerin yanına gider, onların sohbetlerinde oturur, onlarla beraber bulunurdu. Çünkü biliyordu ki sofilerin ihlâs ve teslimiyetleri çoktur. muhabbet ve aşkları fazladır. halbuki mollaların öyle değil. mollalar âlim oldukları için, çabuk çabuk teslim olmazlar, nefisleri vücud bulduğu için kolay kolay sâdâtın örtüsü altına girmezler. İlla amel yapıp eziyet görmesi lâzımdır. sofiler gibi mollalarda hemencecik muhabbet ve ihlâs meydana gelmez. evvelâ takip ederler, Şeriata bağlı olup olmadıklarına bakarlar. devamlı olarak bir müfettiş gibi üstadlarının etrafında dolaşıp teftiş ederler. ancak zamanla yavaş, yavaş teslim olurlar, fakat teslimiyetleri sağlam olur; öyle kolay kolay bozulmaz. ama cahilin öyle değil; o körü körüne teslim olduğundan, el tutar tutmaz muhabbet ve ihlâs beslediğinden zamanla gevşer, cahilâne olduğu için çabuk terakki ettikleri halde sebat edemezler. bu işe emek verip zahmet çekmiş değiller mollalar gibi. nasıl ki insan yerde bir mal görse onun pek tasasında olamaz. ama o malı eza ve cefa çekerek kazanmış ise mal, gözünde çok kıymetli olur, çok tatlı olur. İşte gavs da (k.s) sofilerin muhabbetlerinden, istifadelerinden dolayı hep onların yanına giderdi. derdi ki ben sofilerden çok istifade ettim. sofilerden ettiğim istifadeyi Şâh-ı hazne’den etmedim. onlarla bulundukça muhabbet, teslimiyet ve aşklarını gördükçe benimki de artırıyor, diyordu.

Şâh-ı hazne bir gün halifelerinden molla muhammedi arisiye sordu : molla abdulhakimi nasıl görüyorsun? emek vermeye değer mi ki emek verelim? molla Muhammed Şeyh daha iyi bilir ama bana sorarsan gevşektir. emek vermeye gelmez, derim, dedi. bu cevaptan Şâh-ı hazne müteessir oldu, rengi kızardı, canı sıkıldı. molla İbrahim’e dönerek sen ne diyorsun, diye sordu. molla İbrahim, kurban bana sorarsan molla abdülhakime ne kadar emek verilirse değer, derim, dedi. bu cevap Şâh-ı hazne’nin hoşuna gitti, rengi açıldı, keyfi yerine geldi, neşelendi. molla Muhammed’e seni çocuklarımın hocası olduğun için bağışladım. onların hatırına verdim. sen git, onlara kurban ol, dedi.

gavs, zâhiren Şâh-ı hazne’nin orada en edna olanı idi. sâliklerle bulunmaz. daima sofilerin içine gider, onlara hizmet ederdi. kimse de ona kıymet vermezdi. lâkin Şâh-ı hazne ondaki cevheri bilir, onu iyi tanırdı. gavs âlimlerle oturmaz, onlarla yemek yemez, sofilerle oturur, onlarla yemek yer, onlarla görüşürdü. herkes de onu bir sofi olarak bilirdi. hulefadan
olduğunu bilmezlerdi. yemeklerini hep sofilerindekinden yerdi. gerçi mollalarla sofilerin yemeği aynı idi ama ayrı ayrı çıkardı.

Şâh-ı hazne’nin halifesi molla salih’in oğlu anlatıyor, diyor ki: “Şâh-ı hazne’yi ziyarete gitmiştim. evden çıkmasını bekliyordum. Çıkınca gittim, ziyaret ettim ve duâsını rica ettim. bana uzakta duran gavs’i gösterdi. git, ona şöyle; hem bana, hem de sana duâ etsin, dedi. İşte gavs’ın değeri Şâh-ı hazne’nin yanında böyleydi.
 gavs anlatıyor, diyor ki bir ara Şâh-ı hazne bana hiç iltifat etmez oldu. Öyle oldu ki iltifatlarına hasret kaldım. yirmi – otuz gün kaldım orada, benimle ancak bir veya iki sefer konuştu. ben de çok merak ediyorum. Şeytan gelip vesvese vermeye başladı. bir ara Şâh-ı hazne sohbet edip dedi ki: “zâhire itikat eden zâhirden bekleyen maneviyattan alamaz. maneviyata itikat eden zahirden alamaz.” bu sohbet üzerine vesvesem zail oldu, kalmadı. daha sonra iltifatlarına mahzar oldum. hatta bir ara bana cami’e geldiğin zaman benden uzak durma, daima arkamda ve yakınımda bulun, dedi. bir seferinde de çağırıp benden uzak durma, hep karşımda dur, dedi. gavs (k.s.a) devamla : “anladım ki karşısında durup nazarlarını üzerimde toplamak istiyor. ben de ondan sonra safta arkasında ve her zaman tam karşısında bulundum” buyuruyor.

onların nazarları sohbetten daha faydalıdır. meselâ gavs-ı hizanî manevi tasarruflarını nazarıyla yapardı. Çok az sohbet ederdi. camisinde üç – beşyüz hatta bin kişi toplandığı olur. gavs-ı hizanî (k.s.a) gelir, yarım saat, kırkbeş dakika veya bir saat oturur. sonra hiç sohbet etmeden namazını kılar, giderdi. bazı zamanlar camiden çıt diye ses çıkmazdı. herkes sâkin ve sessiz otururdu. kimse bilmezdi ki camide adam vardır. bazı zamanlarda bir acaib cezbe ve hareket meydana gelirdi. hazret de öyleydi. bazı kereler çok sohbet eder, sohbetleri deniz dalgaları gibi ardı ardına gelirdi bazen da öylece sükût ederdi. namaz kılana kadar sessizce otururdu.

bu nakşîbendi tarikatı bana biçilmez bir tariktir. kıymet biçilmez bir inci tanesidir. maalesef insan kıymetini bilmiyor. eğer âdabına, talimatına göre, hareket edilirse, ondan göreceği faydayı, istifadeyi, hiçbir şeyde göremez. bu, insanı Allah’a götüren; en kestirme, en emniyetli yoldur. gerçi insanı Allah’a ulaştırmak için pek çok, milyonlarca yol vardır. ama bunlardan en kısa en müstakim olanı nakşîbendi yoludur. nasıl insan İstanbul’a gitmek isterse, oraya giden binlerce yolun içinde en uygun olanını, en kestirmesini seçiyorsa, Allah’a götüren yolda da öyle davranması lâzımdır. bu yol da nakşîbendi’den başkası olamaz. nakşîbendi olabilmek için, insanın, tarikatli olması lâzımdır.

nakşîbendi olduktan çok kısa zaman sonra yüzünü Allah’a döndürmüş olduğunu görür. Öyleleri vardır ki samimi olarak şeyhinin elini tutup tövbe ettiği andan itibaren, daha gusül edip âdap ve talimat almadan Allah’ın velisi olur, evliyalar arasına karışır, bu tarikatın bereketiyle, onun için insan nakşîbendi olmalı. Allah kimseyi nakşîbendi tarikatı’ndan tardolma durumuna düşürmesin.
_________________________________
Nasihatler :Net ten alintidir.
SAKI
Himmet
|
Yorum (
2
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/1/2008
-
Ey sevgili....
|
Sensizliği yudumluyor, özlemini kucaklıyorum her gece. ızdırab, çile ve tatsız bir hayattır dünya bana.
gül simândan uzak, belki yakınlığından yoksun ruhumla, gecenin ufkuna doğan dolunaya bakıyor ve olur ya,
ay’ın sana olan aşkının yansımasının ve yakarışının aydın havasına iştirak buyurursun. göremesem de bu hissiyatla ve gönlüme ekili aşkının tecessümüyle,
yüreğimin gül sunuşlarıyla, iç nağmelerimin yanışlarıyla ve gözümün cemâline açlığıyla; bekliyor ve umuyorum…
inanıyorum; inancımın bana bahşettiği sonsuz ümitle ve aşkının yüreğimi yakıp kavuran ateşiyle,
gelmeyecek olsan da, özümü sana adamış;
geleceğinin, bir gün vuslatın bana da lutfedileceği imanıyla kendimi sana ve yalnız sana adıyorum…
Sana adanmışlığıyla açılıyor gözlerim sabaha; ve sana adanmışlığıyla kapanıyor geceye.
imrenmemek elde değil dolunay’a, onun aydın nûruna. kimbilebilir; onca günahkârın günahlarına dayanabilmesindeki hikmet, hâlâ sönmemiş olmasındaki sır belki de asırlar evvel seni görmüş ve aşkını doyasıya yudumlamış olmasındadır.
Öyle ya, dünya’yı zehirleyen onca gelmiş ümmetleri aydınlatması yine sana kavuşacağı günün özlemiyleydi. - “yüzün sanki solgun geldi bana; ey dolunay..?
” O’nun bâki aleme hicreti eminim ki bütün enerjini almıştır. “nûrun” da âlem-i bakiye hicret etmiş, sana bir “ışık” kalmıştır. - sükût dünyasında yaşayan ay’ın dayanağı sen iken, benim senden uzak kalabilmem hangi felsefeye dayanaraktan mümkün olabilirki? seni dilenirken, yalnızlığımın soğuğu vurdu yüreğime.
Kanatırken ellerimi avuçladığım güllerin; acıyı unutmuş, sana adanmışlığıyla canımı sundum aşk kâsesine…
Görsem seni gecenin zifirî karanlığında, doğmasını güneşin ve gidecek olmasına gecenin, razı gelir miydim..?
__________
BETULL |
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|