cemd
17/10/2009
-
gidenin gelmediği yerdir ölüm.
 Gelenin gittiği, gidenin gelmediği yerdir ölüm.
Bilinmeyenlerin bilindiği andır ölüm.
Bazen kötü bir zandır, aslında her zamandır ölüm.
Hayattır ölüm, hayat. Heyhaat, heyhaat…
İnsanın ölüm karşısında duruşunu netleştirmeden mutlu olması imkânsızdır. Zira her insan ideallerini gerçekleştiremeden, arzularına ulaşamadan hayata gözlerini kapamaktadır.
 Çevremize dikkat ettiğimizde; “şunları da yeseydim, şuraları da görseydim veya filanca arabaya binseydim de öyle ölseydim” diyenimiz çok azdır. Ancak “şu hedeflerimi yerine getirmeyi isterdim, daha nice ideallerim vardı yapamadım” diye hayata gözlerini kapayan birçok tanıdığımız vardır. Halbuki insanı insan yapan ne midesi ne de bindiği arabasıdır. İnsanı insan yapan idealleri, duyguları ve hedefleridir. Bunları yerine getirmek için donatıldığı cihazlarıdır. Bu yönleri ile baktığımız da akıl, sır, his, hafıza gibi duygularımız hep aç kalmaktadır. Halbuki cihazatça insandan çok daha basit hayvanlar ve bitkiler hayattan maksimum faydalanmaktadır. Örneğin elma kurdunun ne kira sorunu var, ne de gıda, mevki makamı da düşünmez, kariyer hiç aklına gelmez. Oturduğu evden gıdalanır, hayattan da tam lezzet alır. Serçe kuşunun veya bal arısının hayattan aldığı lezzet de hiç fena değildir.
Ya diyeceğiz ki dünya serçe kuşu vs. hayvanlar için yaratılmış, insan dünyaya gelmese de olurmuş. Ya da diyeceğiz ki; insan başka bir âleme namzet olarak gönderilmiş. Burada ektiğini orada biçecek, burada tattığını orada yiyecek.
Zira toprağa düşen ne varsa kıymeti nispetinde ya aynı ile veya misli ile iade edilmektedir. Mesela kayısı, onun kıymetli çekirdeği toprağa düşünce aynı ile iade edilmekte. Elma, armut vs. nebatat için de aynı kural geçerlidir. Elbette ki toprağa düşen insan hücresi, kayısı çekirdeğinden, DNA’sı ise Afyon büzüründen daha kıymetsiz değildir. Muhakkak aynı ile belki misli ile bahar haşrinde iade edilecektir. Aksi takdirde insanın dünyaya gönderilmesinde maksimum israf ve abes söz konusu olur.
 Halbuki kâinatta nereye gözümü çevirsek mikro âlemden, makro âleme kadar hakiki anlamda israf ve abesiyet göremeyiz. Diyebiliriz ki; bir tek insanın sadece biricik hafızası kıymetçe bütün bitkilere denktir. Belki aklı bütün hayvanat kıymetindedir. Nasıl israf edilebilir? Demek ki daha güzel bir âlemde iade edilecek, yaptıklarından hesaba çekilecektir.
Yaratılışın farklı bir boyutu da, yaratılan her ne varsa bir amaca yöneliktir. Dilimizdeki binlerce reseptör kâinata serpiştirilen binlerce tadı algılamak içindir. Midemizdeki açlık şiddeti gıdaların habercisidir. Yani reseptör varsa tat da var. Açlık varsa gıda da var. Âdeta güneş varsa ışığı da var. Biri birisiz asla olmaz, düşünülemez de.
Halbuki insanı insan yapan değerlere baktığımızda, kalp var; kalbi doyuracak ebedî sevgi bu âlemde yok. Akıl var; aklı mutlu edecek sonsuzluk hissi bu dünyada yok. Sırlarımız, hislerimiz, ideallerimiz var, ölmeme arzumuz, kendimiz ve etrafımız için, sonsuz mutlu olma heveslerimiz var, ancak bu dünyada hiç birinin tam karşılığı yok. Yani insanı insan yapan ne varsa âdeta bütün insanlarda bu dünyada tam karşılığı yok. Denilebilir ki; güneşi var, ışığı yok. Demek ki başka bir âlemde doyurulacağız, başka bir âleme namzediz. Güneşimiz ışığı ile ahirette buluşacak. Aksi takdirde bu kadar cihazlar verilmezdi. Ebediyet arzusu içimize konulmazdı. Halbuki “vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” Bir darb-ı mesel olmuştur.

Halbuki insana baktığımızda, kalp var; kalbi doyuracak ebedî sevgi bu âlemde yok. Sırlarımız, hislerimiz, ideallerimiz var, ölmeme arzumuz, kendimiz ve etrafımız için, sonsuz mutlu olma heveslerimiz var, ancak bu dünyada hiç birinin tam karşılığı yok. Yani insanı insan yapan ne varsa âdeta bütün insanlarda bu dünyada tam karşılığı yok. Demek ki başka bir âlemde doyurulacağız, başka bir âleme namzediz. Aksi takdirde bu kadar cihazlar verilmezdi. Ebediyet arzusu içimize konulmazdı.

zafer |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/9/2009
-
Kapatın Gözlerinizi
Kapatın Gözlerinizi. Şöyle dizlerinizin üzerine oturun. Ellerinizi göğsünüzün altında birbirine bağlayın. Gözleri açmak yok ama. Boş verin nedeni-niçini. Başınız sol omzunuzun üstünden kalbinize doğru bükülsün haydi.
Şimdi düşünün, bir ALLAH dostunun huzurundasınız. O asla tarif edemiyeceğiniz kokuyu duyuyor musunuz? İçeride sizden başka yedi-sekiz kişi daha var.
Bakışlarınız öne doğru düşmüş. Sanki bir siz varsınız, bir O. Başınızı kaldırıp etrafa bakmaya çekiniyorsunuz. Sessizlik müthiş. Siz hiç konuşmuyorsunuz, fakat kalbiniz hiç susmuyor. Bir yandan layık olamayışın mahcubiyeti ile kızarıyor yüzünüz. Bu bir lutuf. ALLAH dostu girişte hemen sağda oturmuş. Sol kolunun altında biraz yüksekçe bir yastık var. Yastığın arka kısmında bir GÜL demeti.
Sağ yanında gümüş bir şekerlik. Çayını yudumluyor. Sol işaret parmağını sol kaş ucuna dayamış. Görünüşte burada, bu odada ama aslında başka bir yerde gibi.Y alnızca onun görebildiği bir şeyleri seyreder gibi… Bir ara başınızı kaldırıp bakıyorsunuz. Ayak parmaklarının arasındaki pamuklara takılıyor gözünüz. Kapının önünde pür-edep duran biri var. Bir ara ona bakıyor göz ucuyla. Anlıyor adam. Bu başka bir dil olmalı. Adam yaklaşıyor. Şekerlikten üç şeker alıp adamın avucuna bırakıyor. Bir şeyler söylüyor.
Şimdi sesini duyuyorsunuz, aman ALLAH’ım…
Sözler hacim kazanıyor dudaklarında. Bu kelimeler o an yaratıldı sanki. Hafifçe tebessüm ediyor. Bakışlarınızı kaçırıp, sehpanın arkasına biraz daha saklanıyorsunuz şimdi. Daha önce tebessüm eden birini hiç görmemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz. Okuduğunuz menkıbeler kalbinize hücum ediyor. O elleri birbirine kenetliyor. Odaya ondan yayılan,dalga dalga yayılan tevazu… Bakışlarını yerden kaldıramıyor gibi. Sanki mahcup bir ifade var yüzünde. Siz biraz daha saklanıyorsunuz yanınızdakinin arkasına doğru. Ne zamandır burada olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bir cevabınız yok. Burada, bu anda ruhunuzu teslim etmek istiyorsunuz. Edebin,tevazunun tarifi ondan önce nasıl yapılıyordu acaba, diye soruyor içiniz de bir ses. Gözlerini kapatıyor birden.
Sanki bir şeyler söyleyecek. Sol elini sağ avucunun içine alıyor. Kapıdaki adam bir tepside çay bırakıyor sağ yanına. Bakışları yerde hala. Bakışını kaldırıp tebessüm ediyor. Hoşgeldiniz, diyor, kainat o sözden ibaret kalıyor .Fısıltıyla hoş bulduk demeye çalışıyorsunuz. Ama dudaklarınız sizi dinlemiyor. Ne dediğinizi, nasıl dediğinizi bilmiyorsunuz . O'nun elleri kenetli hala. Parmaklarına takılıyor gözünüz. Dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Söylediği hiçbir şeyi unutmamalıyım, diyorsunuz. O sohbete devam ediyor. Bundan önce söylediklerini düşünüyorsunuz, sahi ne demişti?
Aklınızda hiçbir şey yok. Vazgeçiyorsunuz hatırlamaya çalışmaktan. Orada olmanın hazzına bırakıyorsunuz kendinizi. O anlatmaya devam ediyor, niyetten bahsediyor. Söz veriyorsunuz kendinize. Her sabah evden çıkarken…nasıldı o cümle? Hatırlamaya çalışıyorsunuz, kalbiniz susmuyor. Ellerini arkadan bağlamış bir adam geldi,diyor. Mahşeri düşünüyorsunuz. Onu çıkartıp asfalta koydu… Ağlamaklı oluyorsunuz birden, kalbinizi bildiğini biliyorsunuz, kalbiniz bunu bilmiyor. Mahşerde nasıl tanıyacak bizi diyor.
Sus diyorsunuz içinize, susmuyor. O çayından bir yudum daha alıyor. Kalbinizdeki o ses bağırmaya devam ediyor. Milyarlarca insanın içinde bizi nasıl bulacak? Bir kutuyu tarif ediyor o sıra. Yüzünüz kızarıyor. Halının altına girmek istiyorsunuz. Başınız omuzlarınıza gömülü ama size baktığını biliyorsunuz. Ses devam ediyor:Mahşerde nasıl tanıyacak bizi? Ani bir sessizlik…O birden susuyor. Siz kalbinizi söküp atmak istiyorsunuz. Sessizlik müthiş. Yeniden tane tane anlatmaya başlıyor:
Bir adam vardı. Garip,kimsesiz bir adam. Bağ-bahçe işleriyle uğraşır,sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi. Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu.
Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu.
Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.
Aşıkların ciğerleri de deliktir, maşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.
O sözünü bitirirken, siz kan-ter içinde kalıyorsunuz. Kaçmak,kaybolmak, yok olmak istiyorsunuz. Ellerinizi ciğerleriniz üzerinde kavuşturmuşsunuz. O size hiç bakmıyor. Kalbinizden utanıyorsunuz. Çayından bir yudum daha alıyor. Ellerine sarılmak istiyorsunuz. Dudaklarınızda ki teri siliyorsunuz ellerinizle.
Boğazınıza bir hıçkırık düğümleniyor. Başınızı hiç kaldıramıyorsunuz, ama her şeyi görüyorsunuz sanki. Yanında bir adam var, elindeki kağıtları gösteriyor. O bir şeyler soruyor adama. Her şey bir hayal gibi. Bir şey tarif ediyor. Parmakları kağıdın üzerinde. Ben burada mıyım, diye düşünüyorsunuz. Adam kağıtları toplayıp kalkıyor. Siz dizlerinizin üzerinde daha bir toparlanıyorsunuz. Üç şeker veriyor adama. Başınızı kaldırıp etrafa bakıyorsunuz, sizinle gelenlerden kimse yok orada!Hıçkırarak ağlamaya başlıyorsunuz. Biri sarsıyor sizi. Ezan sesi geliyor uzaklardan. Kan-ter içindesiniz. Bir feryat yükseliyor ta ciğerinizden. Biri daha hızla sarsmaya başlıyor sizi. Aç artık gözlerini, dediğini duyuyorsunuz.
Ezan sesi berraklaşıyor. Yatağınızın üzerindesiniz. Titriyor hıçkıra hıçkıra ağlıyorsunuz. Elleriniz göğsünüzde bağlı. Ezan sesi geliyor uzaklardan…
Serdar Tuncer
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
31/8/2009
-
Sevdiğinden harcamadıkça hayra erişemezsin!

“Sevdiğinden harcamadıkça hayra erişemezsin!” [Al-i İmran, 92 ]
Diyelim ki, Birr'e yani hayra, yani sonsuz güzelliğe, kesintisiz mutluluğa erişmek istiyorsun. Niye erişmek istemeyesin?
Öyleyse, sevdiklerinden vereceksin. Bedeli buysa sonsuz güzelliğin, lekesiz sevincin, her şeyi yanında bulduğun mutluluğun niye vermeyesin?
Neleri vereceksin? Neyi vermeye başlayarak çıkacaksın yola? Hangi sevdiğini koparacaksın kendinden? İlk elinden çıkaracağın, ilk harcayacağın hangisi olmalı? En iyisi bir liste yapmalısın. Sevdiklerinin listesi! E, hadi öyleyse.
Biliyorum, canını seviyorsun en çok. En başa yaz. Sonra? Gözlerini gözden çıkarmaya var mısın?
Nazlanma, yaz listeye. Varsa, evini de yaz. Saçlarını seviyorsan, onları başında görmekle sevinecek birisi vardır mutlaka. Tel tel saçlarını da ekle listeye.
Ellerini de yaz; bir gün olsun senin elinle tutmaya, senin gibi kavramayı özleyen elsizler var. Ayaksızlar da var, sonra! Ayaklarını yaz, koşmayı rüyalarında gören çocuklara vermelisin. Kim bilir nasıl da bayram edecekler senin gibi topa vurdular diye. Hazır ayaklarını yazmışken, yanına ayakkabılarını da tutuştur.
Eskittiklerini de, eskiteceklerini de çıkar ayağından. Az kalsın unutuyordum, tabii ya, aklımı seveyim! Aklını da yaz. Seninki gibi aklı başında olsa, itibar görecek, sevinecek, sevindirecek, sevildiğini bilecek o kadar çok zihin akıl fukarası var ki?
Biliyorum, çok seviyorsun, sakın bunu da listeye koymamı isteme diyorsun. Ama ayet gayet ciddi! Sevdiklerinden vereceksin!
Sevdiklerinden ne kadar çok verirsen, hele de çok sevdiklerinden verirsen, hayr’a giden yol kısalıyor. Tut ki, nefesini de yazdık listeye.
Rahat bir nefes almaya hasret, nefese daralmış öyle hastalar var ki. Bir saatliğine tut nefesini onlara ver. Atıversinler oksijen maskelerini. Bayram etsin göğüs kasları. Bence, yüzünü de yazmalısın listeye.
Madem ki her gün aynalarda seyrederek, kırışıklıklarını aldırarak, lekelerini temizleyerek sevdiğini gösteriyorsun; sevdiklerinin listesine koy yüzünü.
Senin yüzünle dolaşmayı özlemiş yüzü yanıklar, suratı dağılmışlar vardır, kesin.
Senin yüzünle görününce alacağı selamların, hak edeceği tebessümlerin açlığını çeken, senin yüzün suyu hürmetine gördüğün ikramları özleyen yüzsüz’ler de vardır bir yerlerde.
Başka neleri seviyorsun? Pencereden bakmayı seviyorsun; masmavi denizi, uçsuz bucaksız göğü de seviyor olmalısın. Hemen listeye yaz, göğü de ver bulutlarıyla. Denizleri, boğazları, nehirleri, içindeki balıkları tutabilme ihtimalini, dibindeki incileri boynuna takma imkânını da bağışla hemen.
Çok sevdiğin şehrini niye esirgiyorsun? Yoksa sevmiyor musun?
Kaldırımlarında insanların korkusuzca dolaşamadığı, duraklarında kalabalıkların olmadığı, vitrinlerinde seyretmeye değer güzelliklerin bulunmadığı şehir sakinlerine de şöyle güzel bir İstanbul vermek istemez miydin?
Başladık bari bitirelim. Listeye yazdıklarının hepsi kesinlikle sevdiklerin olmalı. Son satırına geldiğinde, aklına sevdiğin ne geliyorsa, hepsi listenin içinde olmalı. Bundan sonra aklına ne gelirse, sevmediğin olmalı. Listenin tamam olduğunu ancak böyle anlarsın.
Şimdi gelelim ikinci listeye, kimlere vereceksin bu çok sevdiklerini.
İnfakını kimler öncelikle hak ediyor? Sevdiklerinin en başına koyduğun canını, her halde en çok sevdiğine, en çok sevindirmek istediğine vermek istersin. Kim o? Sen daha iyi bilirsin. Yaz! Peki ya, gözdelerin iki gözün, el üstünde tuttuğun iki elin kimlere gitsin?
Her kimse bu talihli, listeye onu da ekle. Yüzünü kime vermeyi düşünürdün?
Yüzünü kim hak ediyor en çok? Kim senin yüzünle göründüğünde tanıdık gelir herkese?
Kim senin yüzünü giyindiğinde en çok sevinir, en çok sevilir?
Kim tuhaf buluyorsa senin suratını, senin yüzünle görünmekten çekiniyorsa, ona yüzünü vermemelisin. Yüzünü en çok seveni tahmin et ve yaz!
Nefesini kimlere vermek istersin?
Nefessiz kalmana değecek biri var mı listende?
Hiç olmazsa, nefes darlığını ferah nefeslerinle takas edeceğin birilerini koy listeye. Şimdi, vermekte en zorlanacağın en sevdiğini yazmaya hazırlan: Çok sevdiğin çocuklarını kime vermeyi tercih ederdin?
Onlara senin kadar analık ya da babalık yapacak birini tanıyor musun?
Çocuklarının onun çocuğu olmakla en çok memnun kalacakları, üzülmeyecekleri, ağlamayacakları birisi geliyor mu aklına? Aklını kime vereceksin? O güzelim aklının dediklerini en çok kim beğenir, en çok kim senin aklına güvenir? Aklını doğduğuna pişman etmeyecek kimi tanıyorsun? Çok sevdiğin gökyüzünü kimin üzerinde yükseltmek isterdin? Sokağı seyrettiğin, gün batımını beklediğin, kuş cıvıltılarını dinlediğin, rüzgâra yanağını verdiğin, önünü çiçeklerle süslediğin pencere önünü kime terk etmeyi düşünüyorsun?
Yoksa, seviyorum ama vermiyorum mu diyeceksin? Yaz! Güneşi her sabah tap taze penceresine getirmeye lâyık gördüklerinin en başında kim gelir?
Yıldızları, ovaları, denizleri, ırmakları, kuş cıvıltılarını en çok kime yakıştırıyorsan ona vermeye hazırlan. Onun da adını yaz listeye.
İstanbul’u en çok infak etmek istediğin kişi her kimse, martılarından Boğaz’ına kadar, camilerinden Kızkulesi’ne kadar, her semtinin her taşının hakkını vermeli. Duraklarında otobüs beklemesini bile sevsin, trafiğinin uğultusunu bile özlesin.
Lalelerini tek tek sevmeye, vapurlarında sabah vakti, ikindi vakti, gün batımında, geceleri bile çay içmeye vakit ayırsın.
Kimse o, hemen yaz!
Bu ikinci liste de tamamlandığında, en çok sevdiklerin en başta, en az sevdiklerin en sonda olmak üzere, herkes olsun içinde. Öyle ki, biri geldiğinde aklına, yine listenin içinde bulasın. Sevindirmediğin kimse kalmasın. İhtiyacını gözetmediğin hiç kimse/hiçbir şey liste dışı olmasın.
Hatta, ekmek kırıntısı atmak istediğin kuşlar da orada olsun. Okşayarak sevindirebileceğini düşündüğün kedilerin hepsi listede olsun.
Hiç tanımadığın, tanısan belki hiç sevmeyeceğin, sevsen belki yeterince ilgilenemeyeceğin milyarlarca insanın muhtaç olduğu nefesleri, vazgeçemedikleri keyiflerini, üzerine titredikleri huzurlarını da sen veriyor olasın. Ellerini bir sevdiğini yitiren her insanın omzuna koyacak halde hazır bekletmelisin.
Bence birlikte pes edelim. Ne verileceklerin listesini bitirebilirsin, ne vereceğin kişilerin sonunu getirebilirsin. İlgilendiğin her şeye ve herkese verilecek bir şeyin olmalı.
Kimseyi es geçmeye hakkın yok.
Kanadını kırık bildiğin her kuştan sorumlu biliyorsun kendini.
Ona da verecek bir şey olmalı sende.
Yetim kalmış her çocuğa bir anne ve baba borçlusun aslında. Yürünmemiş yolların bile, uğranmamış dağların bile alacağı vardır senden. Hatta hiç sevmediklerine hiç sevmediğin şeyleri vermek için bile listeye yeni maddeler ekleyeceksin.
Firavun’a hiç sevmezsin diyelim, ama ona cehennemi vermek senin de istediğin.
Zalimlere verilecek bir şeyin yok sanırsın; oysa zalimlere yaptıklarının cezası verilmezse sevinemezsin. Öyleyse, sevmediklerine bile sevmediğin şeylerin verilmesiyle seviniyorsun. Senin yapmayı sevmediğin işleri severek yapanların olması sevimli değil mi?
Şimdi her iki listeye sevmediklerini de eklemelisin.
İhtimal ki, şu anda elinden kalemi bıraktın, vazgeçiyorsun liste yapmaktan. Verilecekler listesini tek maddeye indiriyorsun: her şey. Verilecekleri vermeyi düşündüklerinin listesi de buna benziyor: başta ben olmak üzere herkes, her şey. Şimdi kim verecek her şeyi herkese ve her şeye. Sen değilsin bu? Ben hiç değilim. Yapmaya kalksa mutlaka unuttukları olur, mutlaka ihmal ettikleri çıkar, mutlaka çaresiz bıraktıkları olur, mutlaka aç susuz ve tesellisiz bıraktıkları olur. Kim olsun Veren? Sana senin kimseye vermek istemeyeceğin kadar sevdiklerini veren kim? Çok sevdiğin canını en sevdiğin kişiye, yani sana, veren kim? Çok sevdiğin çocuklarını tam da onların anne ve baba olarak sevdikleri, en uygun kişiye, sana veren kim? Beğendiğin aklını en çok beğenecek kişiye, sana, veren kim?
Senin en sevdiklerini sana en sevdiklerin olarak veren kim? Herkese ve her şeye senin vermek isteyip de veremeyeceğini veren kim?
Çocukların hepsine sen tanımasan da sevdikleri anne babaları veren kim?
Ana babaların hepsine tam kendilerince sevdikleri, içlerini ısındıran evlatları veren kim? Sevmediklerine bile sevmediğin cehennemi veren kim?
Ben değil “O” diyorsan, Birr’i buldun.
“Verirse sadece O verir, başka kimse değil!”
dediysen, hayr’a ulaştın.
Listelerdeki her şeyden vazgeçtin, herkesi unuttun; Allah’ı buldun.
Senai Demirci |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/5/2009
-
Adım: Ayrılık

Düşerim ansızın titrek yapraklar gibi… Saçlarım birden sonbahar olur. Anlarım; veda titrek bir mevsim! Anlarım; aynalar değişen resim...
Sen her adımda bir çığlık gibi… Kavuşurken bile bakışın ayrılık gibi… Hani ilkbahar, hani çiçekler… hani “vuslat” ya… Kalbimin bir yeri ah, bin yeri kırık gibi…
Beni götür buralardan, bu uçurumlardan… Ağlarım; ağlasa bir çocuk bir köşede. Adım: “İnsan…” benim; adım: “Ayrılık…” adım: “An…” benim. Benim işte, benim; bütün yangınlarda yanan...
Hani şu çiçek ta ne zamandan… Hani titreyerek bana verdiğin… İşte bir kitabın arasında/n güler. Güler ve güler… Güler ve söyler; duyarsan!
Gözlerime bak; nice “dün/ler” var orda; eski… Kulaklarında yankısı pörsümüş zamanların… İstesen de istemesen de… düştün ya buralara! Şimdi aynalarda çocukluğunu, şimdi aynalarda gençliğini ara!
Hangi zamanları ördün; hayallerin nerde? Perde perde açılıp kapanan günlerden geliyorsun. Alnına yıllar düştü; yıllar ki ağır düş/tü!
Şimdi –daha bir- düştü düşecek kırılgan zamanların, ey titrek yolcusu; anların ah, anların… Sen ve veda kol kola mevsimler gibi taze… Doğduğundan bu güne sen böyle kaç cenaze!
Ali Hakkoymaz |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/7/2008
-
Mekke’nin yeni imarı böyle mi olacak?

Haber Merkezi / TİMETURK
Suudi Arabistan'ın Harem-i Şerif'in genişletilmesi için başlattığı çalışmalar çerçevesinde binden fazla bina ve otelin yıkımına devam ediliyor. Yıkılan yerlere yapılacak yeni Mekke'nin imar planını TIMETURK ele geçirdi.
Mekke’nin yeni imar fotosunda, genişletilen Harem-i Şerif’in ilerisine kitap şeklide ve her odası Kabe’yi görecek yapılmış birçok otel bulunuyor. Arap basını günlerdir, bu yeni imarın Mekke için uygun olup olmadığı tartışıyor. -------------------------------
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/6/2008
-
Kaşe-senai demirci
 GÜL´ü kokladim terindir diye ,Seyrine daldim yüzündür diye ,Yapragina dokundum tenindir diye, Ben GÜL´e vuruldum SANA benziyor diye
Meryem Betül kaşesini hazırlamış. “Dr. Meryem Betül Yıldırım” en tepede. “Başhekim” unvanı da altında. Ayrıca “İç hastalıkları uzmanı”. Yakında göreve başlayacak Dr. Meryem Betül. Paytak paytak yürüyen hayalinin elinden tutacak. Koşmayı öğretecek ona. Yaralı umutlarını şefkatle tamponlayacak. Kan kaybını durduracak.
Nabızları düzensizleşmiş özgürlüğünün göğsüne uzatacak dinleme aletini. Ülkesine dair sevinçlerin ağrılı eklemlerine reçeteler yazacak. Büyüklerin gözlerinden beklediği “Aferin!”lerin kırık kemiklerine alçılar saracak.
Meryem Betül’ünki hayalî bir kaşe. Varmış gibi geliyor ona. Öyle bir kaşeyi hak etmiyor daha. Olacaksa da, doktor olmasına çok var. Etütlerin ellerinden öpüyor bugünlerde. Dershanelerin loş merdivenlerinde ayak dirseği çürütmeye hazırlanıyor. En çetrefilli soruların hatırını soracak bir bir. Nazını çekecek çeldirici seçeneklerin. “ÖSS hapı” yutacak; yutabilirse. Ara sıra, terli kurşun kalemine sarılacak çaresizce. Silgi silgi özürler dileyecek çatık kaşlı sınav kâğıtlarından. Üniversite kapısında çarmıha gerilecek gözleri sonra. Dört bir yandan kapanacak bakışı. Saçlarından sürükleyecekler onu sonra. Saçlarından…
İhbar ediyorum. Dr. Meryem Betül bir çete üyesi, belki de elebaşısı. Beş tane kaşe var hayallerinde. Hepsi de “Dr.” diye başlıyor. Hayal kaşeler. Umut kaşeler. Dua kaşeler. Rüya kaşeler. Var”mış gibi” kaşeler. “Dr. Sezen” de var meselâ. “Dr. Rümeysa” da… “Dr. Fatma Zehra” da… Hayal olmasına hayal ama sahte değil bu kaşeler. Çünkü sadece kalıplarını değil kalplerini koymuşlar bu kaşelerin ardına. Rüya olmasına rüya ama aldatıcı değil bu kaşeler. Çünkü soğuk ve donuk selüloz yüzeylere değil yüreklerine basıyorlar bu kaşeleri. Yok olmasına yok bu kaşeler ama asla yok edici değil, asla yakıcı değil. Çünkü gönüllerinin karasına kazımışlar harfleri; tuzu kuru plastiklere değil.
Bugünlerde Meryem Betül’ler ak kâğıtlara kara kara yuvarlaklar çizerek ufuklar açmaya çalışıyor köreltilmiş hayallerine. Ama karanlık köşelerin yılışık duvar diplerinde acımasızca sivriltilmiş kara(r)ların paslı saçakları kapkara gölgeler düşürüyor yeni yetme hayallerine. Meryem Betül’ler ışıl ışıl gözlerinin beşiğinde, uçuşan saçlarının salıncağında, yeni yeni çizgilenen alınlarının ovasında, ülkesinin çocuklarına, hastalarına, yaşlılarına, yetim ve öksüzlerine dair el bebek gül bebek umutlar büyütüyor. Ama hoyrat kalemlerin ucundan, kalpsiz sloganların uçurumlarından, insafsız hırsların kana bulanmış tırnaklarından katran karası çığlar yuvarlanıyor umutları üzerine.
“Etüt sonrasıydı” diyor Meryem Betül. “Az sonra bir arkadaş içeriye girdi. Laf arasında geçti. Keşke geçmeseydi. Dudak ardında kalsaydı söylenmeseydi. ‘Üniversitelerde başörtüsü serbestliği kesin reddedilmiş!’ O an beş çift göz anlamsız ve onlarca soruyla bakakaldık. Hayallerimin kapladığı gözlerimi gözyaşlarım doldurdu. Hiçbirine takmamıştım ama işte şu çok koydu: ‘Tasarısı bile sunulamaz.’ Çaylar soğudu. Gülücükler dondu. Hayaller buz tuttu. Üşüdük hepimiz. Hayallerimiz için beklediğimiz yurdumuzda, okulumuzda yalnızlaştık bir an. Milletimizin geleceğine tercih etmiştik, ailemizle geçireceğimiz vakitleri. Ama affedilemeyesi bir vefasızlık gördük koca koca adamlardan. Sonra durdum ve o kararı nasıl imzaladıklarını düşündüm. Hangi kaşeyi bastılar oraya?”
Hayal kaşeydi onlarınki de… Bir zamanlar onların da hayali değil miydi o kaşeler? “Hâkim Bilmem Kim.” Bir vakitler onlar da kalplerine yazmış değil miydi henüz hak etmedikleri ünvanlarını? “Başsavcı Falanca…” Saçlarından çekiştirmişler miydi onları da? Hayallerinin üzerine kaşarlanmış kaşelerden kara(r)lar atılmış mıydı umarsızca? Onların da torunları yok mudur meselâ? Elinde terlemiş bir kurşun kalemle tir tir titreyen bir kalbe dönmüş cılız umut filizlerinin üzerini kalpsiz imzalarla çizmek üzereyken birden acımayı hatırlamaları mümkün değil mi acaba? Dalları yeni çiçek açmış o kırılgan tebessümlerin yanından somurtup da geçiverirken azıcık da olsa kaymaz mı gözleri, hiç istemeden tebessüm bulaşmaz mı dudaklarına? Çilekeş annelerin duasında büyümüş o gelinciklerin al al olmuş yüzlerine, hüzün çökmüş gözlerine yukarıdan da olsa nazar ederken, kıl kadar bir merhamet dokunmaz mı göğüslerine? Yüreğini bir duanın gözyaşına akıtıp da donduran o nazeninler için bir nefeslik insaf gelip titretmez mi o kararı imzalayan elleri?
Meryem Betül’ün hayal kaşesi köşesinde suskunca bekliyor. “Olsun…” diyor yine de… “Cerrahpaşa Tıp olmasa da, başka bir yerden, başka bir şehirden, başka birilerinden alırım kaşemi” diye umutlanıyor. “Cennet” diye bildiği ülkesinden sınır dışı ediyor hayallerini, umutlarını, rüyalarını. “Yasak kızım” diyor amcaları. “Rüya görmek yasak.” “Hayal kurmak suç.” “Umutlanmak ayıp!”
Meryem Betül’ün kaşesinin gerçekleşeceğine dair umutlarım hayli zayıf. Görünen o ki en temel tıp dersi anatomiyi ömür boyu geçemeyecek. Ne sorsa beğenirsiniz: “Senai amca, o amcaların kalpleri nerede?”
Ne kadar ayıp! Ne biçim soru o öyle!. |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/6/2008
-
YOLUMUZ KORKU DEĞİL, SEVGİ YOLUDUR
Muhammed Saki Erol
 İnsanlarla yakınlık kurup dertlerine ortak olmanın, kalplerdeki soğukluğu ve düşmanlığı yok ettiğini bilmeyenimiz var mı? Yine biliyoruz ki, yüce dinimizin istediği kardeşlik, ancak kalplerin birbirine ısınması ve muhabbetle mümkündür. İnsanların birbirine duyduğu sevgi ve samimiyet, bir taraftan onları güzelleştirip olgunlaştırırken, bir taraftan da toplumda nice güzel gelişmelerin anahtarı olur. İnsani bağlar pekişir, toplumun çeşitli kesimleri arasında diyalog kapıları açılır. Sevgi ve samimiyet öylesine güçlü bir barış ve huzur kaynağıdır ki, yaygın olduğu toplumlarda çoğu sıkıntılar kendiliğinden yok olur. Sevgiyi bu kadar sihirli yapan şey, onun kalbe inşirah denilen ferahlık ve iç huzurunu getirmesidir. İnşirahtan yoksun bir kalbin, sahibini iyiye, güzele yöneltebileceğini söyleyebilir miyiz? Sertliğiyle, öfkesiyle toplumda çıban gibi duran insanların, aslında inşirahını, iç huzurunu yitirmiş kişiler olduğunu görmek hiç zor değil. İnsanların birbirlerinden sevgisini ve saygısını esirgediği toplumlarda, insanî meziyetler aramak boşunadır. Çünkü kardeşlik, yardımlaşma, başkasını kendine tercih etme gibi erdemlerin manevi mimarı ve anahtarı sevgidir. O öyle bir anahtardır ki, nice iyilik ve güzelliklerin kapısını kolayca açar. Diğer taraftan sertlik, şiddet ve korkunun hakim olduğu toplumlar büyük huzursuzluk ve çalkantılara gebedir. Nasıl bireylerinin birbirinden korktuğu ve tedirgin olduğu bir aile uzun ömürlü olamazsa, aynı hali yaşayan devletler ve milletler de kalıcı olamazlar. Tarih incelendiğinde, medeniyet ve kültürler için de durumun farklı olmadığı görülür.
Gerçekten de insanlar arasında sertlik ve öfke, şiddetli münakaşaların ve çoğu zaman da kavgaların zeminidir. Böyle bir ortamda hayırlı bir sonuç elde edildiği ise görülmemiştir. O halde insanlara sevgiyle, şefkatle yaklaşmalı, korkutan ve ürküten tutum ve davranışlardan büyük bir titizlikle sakınmalıdır. İnsanlar arası ilişkilerdeki bu kurallar, Yüce Dinimiz’i sözle ve örnekleyerek anlatma çabası için de geçerlidir. Önce Yüce Rabbimiz’in şefkat ve merhametini anlatmak, cennetle müjdelemek ve dinimizin nezih kurallarını mümine yaraşır bir muhabbetle tanıtmak ve sevdirmek esastır. Unutmayalım ki, Yaradan’ını seven ve cennetine umut bağlayan her kişi Allah’tan korkar ve cehenneme girme endişesini de taşır. Bu durum, Din-i Mübinimiz’in övdüğü korku ile ümit arasında bulunma halidir. Bu hali yaşayan her müslüman, hem cennette ebedi saadete kavuşmak için ümitlidir ve bu ümidi asla yitirmez; hem de cehenmemden korkarak Allah’ın emir ve yasaklarını uygulamada gerekli titizliği gösterir. Bu öyle bir sırdır ki, Yüce Allah’ı sevmek ile O’ndan korkmak birbirine zıt haller gibi gözükse de, Allah’ı seven aynı zamanda O’ndan korkar. Cenab-ı Hak’tan korkan kimseler de şüphesiz O’nu sever. Demek ki bazı hallerde sevgi ve korku birbirini tamamlayan iki unsur olabilmektedir. Bu sebeple müminin korkuları da sevgiye dayalıdır.
Bu noktadan hareketle, insanları İslâm’la tanıştırmada esas olan korkutmak değil, müjdelemek ve sevdirmektir. Tarih boyunca Allah dostları, bu peygamberî esasa göre hareket ettikleri için geniş kitlelerin imanla buluşmasını sağladılar. Nice büyük yıkımların ardından, kalplerin yeni bir heyecan ve ümitle dirilmesine vesile oldular. Çünkü kendi kalpleri diri idi. Sevgiyle, muhabbetle dirilmişti. Yunus’un “Yaradılanı sevelim Yaradan’dan ötürü.” deyişini bilirsiniz. Bu söz kalbimize, gönlümüze nakşolması gereken bir mana taşır. İnsanları ve hatta bütün yaratılmışları Yüce Yaratıcı’nın hatırına sevmek, asla kaba ve yıkıcı olmamak, olgun müminin halidir. Tarih boyunca müslümanların sömürü ve istila amacıyla savaşmamalarının ve insanları hakikatla buluşturma adına fütuhata girişmelerinin altında da işte bu sevgi yatar. Sevgi, mümin için bir okyanus gibidir. Oradan herkes nasibi kadarını alır. Hüner, daha çok almaya, her an almaya, böylece sevgi hazinesini çoğaltmaya gayret etmektir. Elbette bunu yapabilmek irade ve azim işidir. Çaba ister. Çünkü varlıklara sevginin temeli muhabbetullah, yani Allah’a olan sevgidir. Şüphesiz, müminler bilgileri ve nasipleri nisbetinde Allah’ı severler.
İnsanların her vesileyle sevgiden söz ettiği, ama hiçbir devirde görülmediği kadar bundan mahrum kaldığı bu çağda, bizler sevgi bağını sürekli canlı tutmayı, kalplere sevgi tohumları saçmayı en önemli vazifelerimizden biri olarak görmek zorundayız. O tohumlar büyüyüp serpildikçe, bir nur hâlesi olarak hepimizi saracaktır. Saadet Asrı’na ve o kutlu çağın sonraki devirlerdeki yansımalarına baktığımızda, göreceğimiz şey işte o muhabbet hâlesidir. Hz. Peygamber A.S.’ın ve O’nun vârisi evliyaullahın rehberliğinde yürüyen herkes, insanlara şefkat ve muhabbetle yaklaşmayı alışkanlık haline getirmekle mükelleftir. Önce bütün müminlere, sonra dünya görüşü ve toplumdaki yeri ne olursa olsun bütün insanlara, kalbindeki engin şefkat ve merhametten bir pay ulaştırmak zorundadır. Bu alışkanlığı bir ömür boyu devam ettirmek önemli bir sorumluluktur. Kâmil mümin manevi terbiyeye sahip kişidir. Manevi terbiyenin esası sertlik, kabalık, ürkütücülük olabilir mi? Bu terbiyeye talip olan insan nezaketi, şefkati, merhameti nasıl terk edebilir? İnsanlar arası ilişkilerde mümine nezaketten daha çok yakışan bir hal var mı sizce? Evet; korku düşmanlığı, sevgi ise dostluk ve kardeşliği doğurur. Bizler dünyaya düşman kazanmak için değil, dost kazanmak ve kardeşliği pekiştirmek için geldik. Bu hakikat herkes tarafından açıkça bilinmeli ve gereği yapılmalıdır. Sevgimizi perdeleyen, muhabbetimizi çoğaltmamıza ve insanlarla paylaşmamıza engel olan kendi korkularımıza gelince; şöyle demişti Üstadım: “Korkmayın! Eğer korkmanız gerekiyorsa, yalnız Allah’tan korkun!” Başka söze gerek var mı? Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. SEMERKAND KASIM 2000
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/5/2008
-
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”
Şimdilerde çoğumuz selamsıza döndük, ama rahmetli babam, önüne gelene selâm verirdi... Bir gün tanımadığı insanlara neden selâm verdiğini sormuştum. “çünkü” demişti, “Peygamber’imin ‘Selâmı yayınız’ şeklinde bir emri var. Bu emri yerine getiriyorum. Selâm vermek, Allah’ın rahmetini dilemektir. Tanımadığım insanlar da rahmete muhtaçtır.” “Ama bazıları selamını almıyor.” “O takdirde selamı kendim alıyor, rahmeti kendime dilemiş oluyorum.” Anlayacağınız selâm, babadan kalma bir alışkanlıktır bende. Her sabah büroma girdiğimde kendime en anlamlısından bir selam veririm… “Esselamualeyküm…” Varlığına kendi varlığımdan çok inandığım meleklerle birlikte alırım selamımı: “Vealeykümselam.” Sonra masama oturur, bilgisayarımı açarım. Bilgisayar açılana kadar da masamdan eksik etmediğim şiir kitaplarından birini rasgele alır, birkaç mısra okurum. Dün sabah, büromda kendi kendime selâm verirken, Fuzulî’nin meşhur mısrası dolandı yüreğime: “Selâm verdim, rüşvet değildir deyu almadılar.” Alışkanlıkla masamdaki şiir kitabına uzandım. Rasgele bir yerini açtım. Karşımda Fuzulî (Azeri asıllı Türk divan şairi. 1556’larda öldü): O sabah yüreğime dolaşan şair çıkmıştı bahtıma… Gözlerim mısralarda gezinmeye başladı. Vaktim son derece sınırlıydı. Bu yüzden, okuduğum mısraların mâna derinliğine inmeye hiç niyetim yoktu. Buna rağmen bir süre sonra kendimi, “bilmek ve susmak” üzerine efkârlanırken yakaladım. Fuzulî’nin şiir kudreti beni benden almış, kendine götürmüştü. • “Derdime vakıf değil canan, beni handan bilir, “Hakkı vardır şâd olanlar, herkesi şâdân bilir… “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil, “çektiğim alâmı bir ben bir de Allah’ım bilir.” (Derdimi sevdiğim bilmez, o beni neşeli bilir… Mutlu olanlar herkesi kendileri gibi mutlu zannederler… (Derdimi) söylesem etkisi olmaz, sussam içime sinmiyor… Neler çektiğimi sadece Allah biliyor). • Fuzulî: Hani şu, “Aşk imiş her ne var ise âlemde/ İlim bir kil ü kal imiş” diyerek, tek mısrada hayatın özünü, özü ile birlikte de en dinamik yüzünü yakalayan şair… Hani şu, “Selâm verdim, rüşvet değildir deyu almadılar/ Hüküm gösterdim, faydasızdır deyu mültefit olmadılar” diyerek, kendi dönemine meydan okuyabilen adam… 1550’li yıllarda “Ben konuşamıyorum” diye bağırmak da, rüşvetten yakınmak da yürek isterdi. Demek ki, Fuzulî de o yürek varmış, Oysa şairlerin bir parça “ürkek” olduğu söylenir. Hoş, “Süleyman” olan ismini “lüzumsuz” anlamına gelen “Fuzulî”ye dönüştüren bir pervasızı ne ile korkutabilirsiniz ki? Yine de susmakla söylemek arasında tükendiğini itiraf etmekten çekinmemesi çok enteresan: “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil, “çektiğim alâmı (elemleri-acıları) bir ben bir de Allah’ım bilir.” Bilenin bildiğini söyleyememesi böyle bir azaptır işte… Acıtır, incitir, inim inim inletir. Sonunda Allah’a yöneltir… Şairce duyarlılık, fikirce sabır içinde “özgürlük” duaları etmeye başlarsınız. “Allah’ım! ülkemi, bildiklerimi özgürce söyleyebileceğim bir konuma getir.” • Birden hatırladım ki, susmaktan, susturulmaktan yakınma konusunda Fuzulî yalnız değil; bizim Yunus Emre de aynı dertten muzdaripmiş: “Aşkım galip geldi yüreğim harlar, “âşık olan arı namusu neyler!.. “Be hey Yunus sana söyleme derler, “Ya ben öleyim mi söylemeyince.” Bildiklerini, düşündüklerini ve inandıklarını söyleyememeyi ölümle eşleştirmesindeki sırrı ancak o duruma düşenler anlayabilir. Kısacası: Söyleyememek, söyletilmemek dünyanın en büyük işkencesidir! Yüzyıllar sonra Mehmed âkif de bundan yakınmaktadır: “Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem, “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!” Anladınız sanırım: Maalesef benim kalbimin dili de zaman zaman tutuluyor ve ben de bundan çok bizarım, sevgili dostlarım!
Yavuz Bahadıroğlu
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/5/2008
-
Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed (s.a.v.)
O, dünyanın ve varlığın gözbebeğidir. Kâinat ağacının meyvesidir. O, hem kâmil hem kadim insandır. Rahman suretinde yaratılan insanı ve insanlığı temsil eder. O, ilk insanlıktır, insanın kadim halidir. Beşerdir evet, ama bizim gibi değildir. O, yetimdir. O’nun sahibi, mürebbii, Rabbi’dir. O’nu O terbiye etmiştir.
Söz, O’nunla güzelleşir.
O’ndan söz eden, O’nu söyleyen bu konuşmalar da O’nun nuru ve hakikati çevresinde gelişti.
Abuzer Akbıyık, Cemalnur Sargut, Mahmut Erol Kılıç, Rabia Christine Brodbeck, Raşit Küçük, Seyyit Erkal ve Tuğrul İnançer, "Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım" haberine mazhar, Fahr-i Kainat, Habibullah, "Adı Güzel, Kendi Güzel Muhammed(sav)" için bir araya geldi.
"Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım"
Hz Muhammed(sav)’in pek çok sıfatı vardır. O, sıfatların şahikasını, zirvesini yaşamıştır. Çok şefkatli bir baba, çok sevgili bir eş, çok muktedir bir kumandan, çok ince görüşlü bir diplomattır.
Hz Muhammed(sav)’in Mekke’de doğmuş, Abdullah oğlu Muhammed(sav) şeklinde bedenlenen varlığının içinde bir de ölümsüz hakikati vardır. Bu gözle bakıldığında Hz Peygamber Efendimiz bütün insanlığın atasıdır, tasavvuf diliyle insan-i hakikidir, asli insandır. Ve o ölümsüz hitaba, "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" haberine mazhar olandır.
Sadık Yalsızuçanlar’ın yayına hazırladığı kitapta Nur-u Muhammedi, Hakikat-i Muhammediyye, Hakikat-i Ahmediyye, Habibullah gibi yüce kavramlar, marifet ve aşk ehlinin dilinden yansıyor.
Sadık Yalsızuçanlar TİMAŞ YAYINLARI
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/2/2008
-
Diyemediklerim var

Diyemediklerim var...Güz beni bekler Şeyhim,Efendim,Bozkır rüzgarlarının önüne katılmış bir yaprağım.Sürüklenip gelmişim kapına . Yüreğimde bir sonbahar telaşı. Bir göçmen kuşlarına bakıyorum bir kendime... Gökyüzünde kuşlar kafilesi döne döne uçuyor. Renkli, ahenkli. Her kanat çırpışında yaralı bir kuşun bin tılsım gizli. Soğuk ve bezgin rüzgara inat göçüyorlar ılık iklimlere. Bense utanılası bir kördüğümü çözmeye çalışıyorum yıllardır. Hayatın gizi üzerine bildiklerimi, bilmediklerime ayarlıyorum. Çözmüyorum bu kördüğümü. Çözemiyorum. Düğüm üstüne düğüm atıyorum aslında. Yolumu şaşırmışım şeyhim. Irmakların coşkusu, göğün mavisi, güneşin altın saçları, rüzgarın hüzünlü uğultusu, denizin sonsuzluğu yakalıyor ruhumu binbir yerinden. Dünya dönüyor mütereddit. Dökülüyorum yollarına. Sana gelen yollara düşüyorum. Bir söz düşür yüreğime göklerden gelen. Yaralı yüreğime bergüzar olsun.
Diyemediklerim var. Söz beni bekler Şeyhim... Diyemediklerim yakar gönlümü. Gönül can evi, gönül beytullah. Bir celsede düşür yüreğime közü. Hakk Hakk diye yak közü. Kar yüzü görmemiş bir ateş yansın yüreğimde. Biraz kül biraz duman olayım... Ellerim yaralı bir kelebek, kanat çırpsın göklere... Dualar yorgun düşsün dudaklarımda. Bir kör kuyuda Yusuf olayım Şeyhim. Çöllere düşeyim sonra. Çöl yürek yangını. Yürek kavrulan çöl. Mısır’a hiç varmasa yolum. Yayan yapıldak çöllerde savrulayım. Bir çöl ikindisinde diktiğim gül, bir çöl seherinde açsa yine. Çöl Hüseyin demek. Hüseyin çöl gibi yakar gönlümü. Çöl bir ermiş. Her dem şükreden, tazelenen. Gündüz yakan, gece üşüten. Bir tarafı vaha, bir tarafı serap. Çöl ceylanlarının âhı vursun yüreğime. Bir avcı ol, gönder oklarını kalbimin dehlizlerine. Köz beni bekler Şeyhim Diyemediklerimi sen söyle yüreğimin tenhasına... Vefasız yüreğime intizar olsun...
Göremediklerim var. Göz beni bekler Şeyhim. Sevdam hangi ırmağa düşmüş ... Hangi umman bekler beni... Hangi dağlar saklar beni? Hangi dualara düşer dileğim? Ayaklandır damarlarımdaki donuk kanı. Güzel dualar adına, bir ırmağın akışına kat beni. Yatsı ezanı okunurken bir vav gibi eğileyim, büküleyim sevgilinin dergahında. Bir elif gibi mağrur, bir mim gibi mesrur, dizileyim sevgilinin yollarına. Helal bakışlara çeleyim gönlümü. En sevgilinin kapısında durayım kırk yıl Yunus misali. Bu zindan, bu yeryüzü kara bahtım ola... Kervan göçmeden Şeyhim, kalmadan dağlar başında ebedi bahçelere gitmek diler bu gönül. Ebedi bahçelere gitmek diler bir şafak vaktinde ruhum.. Kendimden geçmişim, kendimden uzaklara düşmüşüm, senden himmet diler bu yürek... Öz beni bekler Şeyhim. Göremediklerimi sen göster bana... Gözlerim birbirinden bî-haber olsun.
Bilemediklerim var. Giz beni bekler şeyhim. Bir musikarın nağmesinde gizli tılsımlı sözler. Bir peygulegüzinim dağlar başında. Karanlık nura akar. Yalnızlık çıkmazında bir akşam üstü o nura aksa yüreğim. Bildiğim bütün şeyleri unutsam. Ebedi bir huzura, ebedi bir hayata ayarlasam düşlerimi. Giden kuşlarım dönse uzaklardan. Sonra... Sabah sisi gibi düşsem yollara . Aşk kervanı karşılasa beni ansızın. Sevgiliye giden kafileye katılsam. Kalmasam dağlar başında. Gönül şehri baştan ayağa can kesilse. Yakup’un sabrı bilese sabırsızlığımı. Bir giz düşür yüreğime Şeyhim, Kurtulayım ruhumun hamallığından. Bilemediklerimi sen söyle bana... Bildiklerime efsunkâr olsun.
Silemediklerim var. İz beni bekler Şeyhim. Sadakat içlenip sözlendiğinde, dönüp dönüp bakıyorum mahrem- esrarıma. Ne zamanlar akmış hayatın yanağından. Bir gözyaşı, bir hüzün, bir güz yağmuru gibi yitip gitmiş nice zamanlar.... Geriden geriye avucumda, heybemde kalanlar beni taşımaz yarınlara diyorum. Hiçlik denizindeyim şimdi. Bilemediklerim, göremediklerim, diyemediklerim, silemediklerim ve soramadıklarım yüzünden olsa gerektir çektiğim bunca çile. Yollarıma çizdiğim izleri silmek gerektir. Bir giz düşür yüreğime şeyhim. Beni ona götüren bir iz düşür yollarıma. Gideyim. Silemediklerimi bırakarak. Bilemediklerimi bildiklerimden çıkarak. Gideyim artık şeyhim... Bir giz düşür yüreğime... Bu yürek tâ ebede hizmetkâr olsun.
Meryem Aybike Sinan
Yeni Dünya Dergisi |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|