Image Hosted by ImageShack.us
Semerkand Dergisi - cemd - Blogcu <title> Semerkand Dergisi - cemd - Blogcu



cemd

  • 19/8/2009 - Kalbinde ne varsa sen o sun

  • Derdi olan dermanını arar, yolunu şaşıran bir bilene sorar ya… İşte gönlünün derdine düşmüş birkaç kişi, zamanın maneviyat büyüğü Abdülhakim Hüseyni k.s.’ye hallerini arz etmişler. Demişler ki:

    - Efendim, uzun zamandır ziyaretinize gelip gidiyoruz. Yanınızdayken halimizde bir düzelme oluyor. Sizden ayrıldıktan sonra, memlekete döndüğümüzde bu hal bir süre daha devam ediyor. Daha sonra halimizi muhafaza edemiyoruz. Bize ne buyurursunuz?

    Hazret elini yumruk haline getirerek şöyle buyurur:

    - İnsanın kalbi bu yumruk kadardır. Bunun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır.

    Sonra orada yanan ışığı göstererek sözlerine şöyle devam eder:

    - Şu anda ışık yanıyor, etraf aydınlık. Bu ışık sönerse etraf karanlık olacak. Aynı anda hem ışık, hem karanlık olmaz. Kalbin durumu da böyledir. Onun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır. Allah muhabbeti yoksa başka şeyler vardır. Başka şeyler olunca kalbe Allah muhabbeti girmez. Allah muhabbetini elde etmek için de şu dört şeye devam etmek gerekir: Mürşidi ziyareti, mürşid sohbeti, rabıta, vird…

    Hayata Muhabbet Tadı


    Abdülhakim Hüseynî k.s. Hazretleri’nin yukarıdaki sohbetini esas alarak, hayatımızı manevi muhabbetle tatlandırmak, kardeşlik ruhunu diriltmek için önceliklerimizi şöyle sıralamamız mümkün:

    Allah’ın samimi bir kulu ve Efendimiz s.a.v.’in sadık bir ümmeti olan, O’nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan bir gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece bir milat, bir başlangıç yapmak…

    Şefkat nazarıyla kalbimizi ve yolumuzu aydınlatacak böyle bir Allah dostunu hayatımızdaki en büyük nimet olarak kabul etmek, Allah’ın en büyük ikramı olduğunu bilmek.

    Onu sık sık ziyaret ederek, gıyabında da gönül bağı demek olan manevi rabıta ile yakınlığımızı pekiştirmek.

    Tevbeyi hayat tarzı haline getirmek. Her günü, her hatırlayışı, her unutuşu tevbe vesilesi görmek, böylece gerçekten özür dileyebilen insan olmaya çalışmak.

    Etrafımızda bulunan insanları da bu muhabbet sofrasına davet etmek, onların da tevbe etmelerine vesile olmaya çalışmak.

    Bizim, her şeyimizin sahibi olan Yüce Allah’ı hep hatırlamak, her adımda O’nu hesaba katmak, O’nun hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için sürekli zikri hayatın merkezine yerleştirmek. Üstlendiğimiz günlük virdi aksatmamak.

    Bu hassasiyetle yaşayan kardeşlerimizle beraber bir sohbet ağı oluşturmak.

    Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, derneklerimizi, heyetlerimizi bu önceliklerin asla göz ardı edilmediği bir çerçevede tutmak…

    Gönül erleri, kalpleri manevi muhabbetle dirilten reçeteyi asırlardır böyle uygulamışlardır. Biz de bu hususları günlük yaşantımızın öncelikleri haline getirdiğimiz takdirde Allah’ın izniyle hayırlı geçmişimizin yolundan gitmiş oluruz. Selamı anlamış ve onu hakkıyla yayabilmiş olanların halini yaşarız.

    Selam yurdu olan cennette Selâm olanın cemaliyle şereflenebilme duasıyla…

    Mehmet IŞIK – Semerkand
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 10/8/2009 - İlimle Övünmek


  • Bir gün Abdullah b. Muhammed Razi ks. Hazretlerine sorarlar:
    -Bu insanlar ayıp ve kusurları biliyorlar ama doğru yola dönmüyorlar.
    Bunun sebebi nedir?
    Hazret şu cevabı verir:
    -Çünkü onlar,birbirlerine karşı bildikleriyle övünmekle meşguller.
    Bildikleriyle amel etmek için uğraşmıyorlar.
    Dışlarıyla meşguller ama iç alemleriyle hiç ilgilenmiyorlar.
    Bu sebeple ALLAH  onların kalplerini kör etmiş ve
    azalarını ibadete karşı bağlamıştır.

    İmam Kuşeyri,Risale
    SEMERKAND Ağustos 2009 Sayısı
    HAL DİLİ sayfa20
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 8/2/2008 - Yaşama Tutunurken-İnadına
  •  

    Sevdalar adına yüreğimize tercüman olan dostlara;
    Umutsuz bir lahzada, o günü muştulayanlara;
    Sevgi katillerini alnının çatından, yürek namlularıyla vuran şairlere;
    Tevbeleri kadar beyaz örtüleriyle her daim onlara...
    Selam olsun!...

    Hoyratça savrulduğum zamandan, dervişlerin altın halkasına, gönlün kutsalına girdiğim günden beridir mesken eyledim güllerin ülkesini... Yıldızları kandil yapıp koydum masama, aldık yüreğimizi elimize...
    “Bismillah...”
    Sevgisizlikten suçlu bulunduğum gün, gönül mahkemesinde pervasız duygularla yalnızlığın hükmü veriliyordu. Meczuplar aşka şahitti. Kehribar delilimdi. Gafletten müebbet hüküm giydim. Dağları sürdüm ovalara, göz yaşlarıma bend olsun diye. Hayalleriyse sürgün ettim, gerçeğin aynasına bakmaya yüzüm olsun diye...
    Adını dilime tesbih ettiğim sevgili... Çıkar beni gaflet zindanının küf kokan köşelerinden. Gülşeninde bir yaprak olmayı çok görme bana...
    Oy yüreğim! Bütün hainliğine rağmen, inadına, sımsıkı tutun hayata!...
    Sevgi bedbaht oldu yürek ülkeme düşeli. Bu nasıl bir ülkedir ki, padişahı yalnızlık. Korkularla örülmüş evler, kuşkulara bürünmüş caddeler, kararsız beyinler, gafletle uyanan sabahı, karalar bağlayan ağıtları var. Martılar kafeslerde hapsolmuş. Gökyüzü siyah. Kalbim kadar...
    Hayata dair umutlarımı gömdüm, ıssız bir mezar taşının yanıbaşına. Hiç çıkarılmamak üzere. Şair “mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır” diyor. Ben dünyamda sonbaharı, kışı, acıyı, yalnızlığı, karanlığı yaşıyorken, bir ceset kadar baharı hissedemezken, gönül gözümü hırsın hançeriyle kör etmişken, kilosunu yüz kuruşa satıyorlarken pazarda sevdanın, izbe odalarda yargılanıyorken haksızca, sevda adına... Hangi bahardan söz ediyorsun dostum!... “Yüreğini açmalısın” diyorlar. Bu karabasanlı, hayaletli, içinde akılla yüreğin bitmez savaşı, umutsuz barışı olan bu ülkeyi, hangi aklı başındaya açmalıyım?..
    Yürek salıncağına koydum geleceğimi, hayallerimi, eline sevda oyuncağını verdim... Avunsun diye...
    Köpüklerini asice vuruyorken deryalar kayalara, bir izdüşüm yaşanıyorken hayallerin kuytusunda, bir yetim hıçkırarak isyan ediyorken hayata, bir kuşun hızı kadar kısa ve yalan olan ömre, yarım kalan aşklara ve sevmekten yorulmayan, usanılmayan, uslanmayan ama kendi içinde o paslı zincirini kıramayan gönlüme, yazıyorum işte yazmak isteyip de yazamadıklarımı...
    Oy yüreğim! Bütün hainliğine rağmen inadına, sımsıkı tutun hayata... Ayaz tutmuş gönüllere nispet olsun diye, içimin volkanlarını taşıyorum satırlarıma. Bir menekşe hüznü gibi acı olan nefretimi gömüyorum çile denizinin girdaplaşan bakışlarına...
    Bilinmeyen ülkenin kapılarını açtığım gün dünyaya, zafer rüzgarları esecek içimin sabahında, bir yaprak daha fışkıracak dalından baharı kanıtlarcasına, bir aşk çiçeği daha peyda olacak ülkemde barışa dair...
    Bir Firavun daha şakağına dayarken tabancasını, Musa Tur Dağında edecek bayramını...
    Gün Ebrehe’nin değil, Ebabil’in günüdür.
    Bir deniz kabuğuna binip, ümidi duman duman içime çekerek, lacivert denizde, özlemler diyarı vuslat ülkesine doğru yelken açtığım gün, yanık türküler yakacağım gönlün ozanıyla...
    Bir meçhul yolcu gibi bu şehri terkederken; Güller Sultanı’nın Diyarı’na...
    Yavaş yavaş sabah olmakta, gün ile birlikte düşüncelerim de ağarmakta...

    AYŞENUR REFİK (SEMERKAND DERGİSİ)
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 19/1/2008 - SÖZ UÇAR YAZI KALIR
  •  

     

    Yazıyı “yaban”a atmayın; ayak bastığımız, alın değdirdiğimiz topraklarda varlığımızın mührü yazıdan ibarettir. İslâm uygarlığı dediğimiz muhteşem birikim, muhteşemliğini “yazgı”dan olduğu kadar “yazı”dan almaktadır.

    Şu gün görmüş günler görmüş yeryüzünde, yazının doğallaştığı, evrenle bütünleştiği, turnalar gibi kanatlandığı yegane uygarlık İslâm uygarlığıdır. Bize “kalemle yazmayı” öğretene şükür borcumuzu ödeyerek diyelim ki, vahiy kâtiplerinin “sünnet”ini devam ettiren ve binlerce “elyazması”nı bize miras bırakan soylu kişilerin, her mimarî eserin “alnına” kıyamete kadar silinmeyesi yazılar işleyen eli öpülesi yazı ustalarının ve hususiyetle Türkçe’yi muhteşem bir yazı dili haline getiren Osmanlı atalarımızın yazıya düşkünlüğünün yazımızın başında yâd edilmesi, rahmet ve minnetle anılması gerekir; gereği yazılmıştır/yapılmıştır.

    Şimdi, diyelim ki fakir bu yazıyı yazmamıştır, yazmak yerine üç beş muhtemel okuyucusuyla dilinin döndüğünce, aklının erdiğince sohbet edip, yazı üzerine söz söylemiştir; sizler de doğal olarak elinizdeki mecmuada “söz uçar yazı kalır” adlı bir yazı okumuyorsunuzdur, bir şey kaybetmiş sayılmazsınız; fakir nihayetinde bir deneme yazarıdır ve icabında denemese de olur. Hadi “vahiy” korunmuştur korunmasına da, diyelim ki Hazreti Peygamber’in “söz”lerinin, ne bileyim, o muhteşem divanların, tasavvuf klasiklerinin, mesnevilerin yazılmadığını bir düşünün… Düşünemezsiniz, çünkü böyle bir yokluğu düşünmenin verdiği “titreme” hissi bile o yazılı “külliyat”ın varlığı sayesindedir. Onun için söz uçar, yazı kalır. (Buradan “söz”ü küçümsediğimiz çıkarılmasın; sözümüz sözdür ki, yazı da varlığını söz dediğimiz o “vergi”ye borçludur. “Sözümüz senet” sözünün bugünkü anlam itibarıyla ilk çağrışımı yine yazının kapısına çıkmaktadır.)

    Yazıyı “yaban”a atmayın; ayak bastığımız, alın değdirdiğimiz topraklarda varlığımızın mührü yazıdan ibarettir. İslâm uygarlığı dediğimiz muhteşem birikim, muhteşemliğini “yazgı”dan olduğu kadar “yazı”dan almaktadır. Bir ırmak kesintisizliği, coşkunluğu ve bereketi içerisinde yazıla yazıla günümüze gelen o birikimden nasiplendiğimiz ölçüde “yazı”mız, yani hayatımız güzelleşecektir.

    Bugünden geriye dönüp baktığımızda dünyayı güzelleştirmek için sürdürdüğümüz o soylu, o muhteşem yürüyüşün izleri de “yazı”ya çıkmaktadır. “Kader”le “yazı”nın bu kadar örtüştürüldüğü başka bir dil bulunmadığı gibi, başka bir uygarlık da bulunmamaktadır. Sıradan insanımızın idrakinde bile okuduğumuz “hayat kitabı”ndan başkası değildir; yaşayıp göreceğimiz, sürüp çekeceğimiz evvelden yazılmıştır. “Yazgı”mız neyse onu çekeriz; alnımıza yazılan başımıza gelir...

    “Kul olayım kalem tutan ellere” deyişimizde, okur-yazar taifesine duyduğumuz hürmetin, yahut kendi düşüncemizin, sevincimizin, aşkımızın, çilemizin “kalıcı” hale gelmesinin yanında, “yazı”mızı evvelden yazan o büyük “el”e duyduğumuz aşkın ince göndermeleri bulunmaktadır.

    “Ova”ya “yazı” deyişimizdeki ufuk açıklığı, yazının, imanın ifşası olduğuna delalet etse, yazı da nihayetinde bir şifreden, yaşadığımız hayatın kodlanmasından ibarettir. O kodlar, o şifreler, o remizler açıldığında ortaya çıkan “bizim hayatımız” sahiden bizim hayatımızdır ve içinde cümle insanîliği barındırmaktadır. “Kadir Mevlâm böyle yazmış yazımı” deyişimizdeki teslimiyet, yalnızca bir boyun eğiş, bir kabullenme değildir; bir kadir kıymet bilişin de göstergesidir; bu yakınma kokan cümlede bile ruhumuzdaki “nefes” aslını hatırlamaktadır.

    Yeryüzündeki yolculuğumuzun anlamı biraz da “yazı”ya bakışımız ölçüsünde derinleşmektedir. Dünya denilen ihtiyar “kitap”ın her cümlesi okuduğumuz ölçüde kendisini ele vermektedir; noktaya gelene kadar…

    Semerkand Dergisi
    MEHMET BERAT IRMAK

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 4/1/2008 - Seninle Buluşmak
  • Allah Rasulü s.a.v.'in daveti hâlâ sürüyor, sürecek. İlim sürdükçe, ondan aldıkları ilme bürünenler oldukça...

    Hani diyordu ya "Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara duyursun. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak onu tutar."

    Onlar duydular, duyurdular.

    Orada, o zamanda değildik. Lakin bizler de duyduk. Sen nasihat ettin:
    " Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin."
    " Ne zulmedin ne de zulme uğrayın."
    " Kadınların hakkını gözetin ve bu hususta Allah'tan korkun."
    Ve son nefesine kadar bizlere anlattın:
    " Buluşacağımız yer Kevser havuzunun kenarıdır. Orada benimle buluşmak isteyenler ellerini ve dillerini günahtan çeksinler."


    Ey Allah'ın Rasulü!

    Arkadaşların birbirinden güç aldılar, birbirine kenetlendi, birbirine ve bize dost oldular. Tavsiye ettiler, tavsiye aldılar. Nimet bildiler kendilerine geleni, hoş karşıladılar.
    Biz de öğüt alanlardan, nasihatı nimet bilenlerden olacağız.
    Çünkü biz de düşünen, ibret alan insanlarız.
    Çünkü biz de daveti ilk günkü sıcaklığı, heyecanı, çoşkusuyla duyanlarız.
    Çünkü bize de o şevk ve heyecanla geliyor davet.


    Ey Sevgili!

    Toprak ve gök şahittir. Toprağın üstündekiler ve göğün altındakiler zerre zerre, tek tek şahittir.
    Bizlere duyurdun. Bizlere hakkı tebliğ ettin. Ve şahittirler ki ilmin sürüyor.
    Kardeşlerim dediğin bizler davet ediliyoruz.
    İzler, daha şimdi ayak basmışsın gibi taze , diri.

    Ve yol sürüyor...


    Elvida Ünlü
    Semerkand Dergisi ( Ocak 2008)

    _________________________

    Nasihatler.Neten alintidir

    SIDDIK
    <****** type=text/**********> ipsmenu.register( "post-member-13040", '', 'popmenubutton-new', 'popmenubutton-new-out' );
    mesaj Dün, 04:02 AM
    İleti #1

     

    Allah c c razi olsun.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 2/1/2008 - YALNIZ SENİN İÇİN
  • Söze gönül ile başlayalım,

    Her kelimede dönüp bir bakalım kalbimize.

    Yola gönül ile başlayalım,

    Her adımda dönüp bir soralım kalbimize.

    Senin için Rabbim.

    Kelâm senin için, yol sana gider. Şair kime söyler, yolcu kime gider?

    Her zerrede maksut sensin. İnsanın maksudu kim?

    Sen kalbime bakarsın. Kalbim kime bakar, neye meyleder?

    Kalp ile başlamaktır niyet.

    Kalbi Kâbe kılmaktır.

    Allah için mi?


    Din, Allah için sevmek, Allah için kızmaktı. Böyle dedi Allah Rasulü s.a.v..

    Sahabilerden Ebu İdris el-Havlânî r.a. bir gün Şam mescidine gitmişti. Orada bir genç gördü ki, dişleri parlıyor, yüzü gülümsüyor ve çevresinde kalabalık bir cemaat toplanıyor.

    Cemaat herhangi bir konuda ihtilafa düştüğü zaman ona danışıyor, onun görüşünü alıyorlardı. Gencin kim olduğunu sordu. Muaz b. Cebel'dir, denildi.

    Ebu İdris r.a. ertesi gün erkenden mescide gitti. O genci mescitte namaz kılar vaziyette buldu. Namazını bitirinceye kadar bekledi. Sonra karşısına geçip selam verdi ve gence şöyle dedi:

    - Seni Allah için seviyorum.

    Muaz b. Cebel r.a.:

    - Allah için mi? dedi. Ebu İdris r.a.:

    - Allah için, dedi.

    Muaz b. Cebel r.a. Ebu İdris r.a.' ın elbisesinin kuşağından tutup kendine doğru çekti ve şöyle dedi:

    - Müjdeler olsun sana! Çünkü ben Allah Rasulü'nden şöyle duydum: “Allah Tealâ buyuruyor ki: Benim rızam için birbirini sevenlere, benim rızam için birlikte oturup sohbet edenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim rızam için malını ve gücünü sarf edenlere muhabbetim vacip olmuştur.”

    . . .

    Hz. Ali r.a. bir harpte müşriklerden birisiyle savaşıyordu. Zorlu bir mücadeleden sonra adamı yere düşürdü ve kılıcını adamın boynuna dayadı. Bu sırada adam Hz. Ali r.a.'ın yüzüne tükürdü. Hz. Ali adamı öldürmekten vazgeçerek hemen bıraktı ve geri çekildi. Müşrik hayretle sordu:

    - Neden beni öldürmüyorsun?

    Hz Ali r.a .:

    - Seninle Allah için dövüşüyordum ve seni onun yolunda öldürecektim. Fakat sen bana tükürünce nefsim adına hiddetlendim. İşime kendi öfkem karıştığı için niyetim zedelendi. Onun için seni öldürmedim, dedi. Adam:

    - Seni kızdırayım da beni çabucak öldüresin diye yüzüne tükürmüştüm. Madem ki dininiz bu kadar saf ve halis, muhakkak hak dindir, dedi ve müslüman oldu.

    . . .

    Sen yarattın Rabbim. Yarattığını severiz.

    Senin yolundaki yolcuyu severiz.

    Sana giden yolu severiz.

    O yoldaki taşı toprağı severiz.

    Ama kim ki fesat karıştırır dinine, kim ki engeller koyar sana giden yollara, kendimizi unutur, senin için kızarız bir gün...

    Niyetlerimiz yükselir


    Kelimeler yere aittir, sözler toprağa ait, sesler bedene ait. Yerde kalır, unutulur taşa kazınsa...

    Maksatlar ulaşır göğe, niyetler kanatlanır.



    Rasulullah s.a.v. bir gün namaz kılmak için ayağa kalktı ve mescittekilere sordu:

    - Malik b. Duhşum nerede?

    Oradakilerden biri şöyle dedi:

    - O , Allah'ı ve Rasulü'nü sevmeyen bir münafıktır. Efendimiz s.a.v. şöyle dedi:

    - Öyle deme! Görmüyor musun? O, lâ ilâhe illallah dedi ve bununla Allah'ın rızasını murat ediyor. Allah Tealâ kendi rızasını murat ederek lâ ilâhe illallah diyen kimseye cehennem ateşini haram kılmı ştır.

    Ve Efendimiz s.a.v. buyurdular: “Kim insanların kalbini kazanmak için güzel konuşmayı öğrenirse ve Allah'ın rızasının dışında, Allah'tan başkasını murat ederek ilim öğrenirse, ateşteki yerini hazırlasın.”

    Kalbimizdeki niyetlerdir cehennem ateşini söndüren ya da gül bahçelerini yakıp kavuran...

    O andaki niyetler


    Biliriz gönlümüzde başlar en büyük mücadeleler. Din yalnız senin oluncaya kadar cihat gönlümüzdedir. Çünkü sen “Cihada hazır bulunun” (Âl-i İmran, 200) buyurdun.

    Efendimiz s.a.v. bir gün şöyle dediler:

    “Ümmetimin şehitlerinin çoğu başı yastıkta ölenlerdir. Onlar harbe gitmeyi ve cengâver olmayı isterler fakat buna bir türlü imkan bulamazlar. Onların niyetleri önemlidir. Başları yastıktadır, fakat niyetleri çok üstündür.

    Savaş alanında nice öldürülenler vardır ki, onların niyetlerini de ancak Allah bilir.”

    . . .

    Allah Rasulü s.a.v. arkadaşlarıyla Tebük yolculuğundaydı, buyurdular: “Medine'de bıraktığımız nice kimseler vardır ki bizim kateddiğimiz mesafe, çiğnediğimiz topraklar, kâfirleri kızdıran her adımımız, infak ettiğimiz her şey, çektiğimiz sıkıntı ve açlıktan alacağımız mükafat gibi onlara da mükafat vardır.”

    Sahabiler , bu nasıl olur, diye sordular. Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:

    - Çünkü onların niyetleri bizimledir, onları mazeretleri geri bırakmıştır.

    . . .

    Başı yastıkta şehit olanlar vardı.

    Bununla beraber…

    Birisi cihat meydanında öldürülmüştü. Ona “katil-i himar ” yani “merkebi peşinde ölen adam” dediler. Çünkü o, savaştığı adamın azık, elbise ve merkebini almak gayesiyle savaşmış fakat onları alamadan öldürülmüştü.

    . . .

    Bir sahabi gelerek Efendimiz s.a.v.'e sordu:

    - Ya Rasulallah ! Dünyalık kazanmak maksadıyla cihat etmek isteyen kimse hakkında ne buyurursunuz?

    Efendimiz s.a.v .:

    - Onun için hiçbir ecir yoktur, buyurdu. Sahabiler bu cevabı çok ağır buldu ve soruyu soran zata:

    - Tekrar sor. Belki maksadını iyi anlatamadın, dediler. Adam tekrar sordu:

    - Ya Rasulallah ! Dünyanın geçici menfaatini arayarak Allah yolunda cihada çıkmak isteyen kimse için ne dersiniz?

    Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:

    - Onun için hiçbir ecir yoktur.

    Oradakilerin isteği üzerine sahabi sorusunu bir kez daha sordu ve yine aynı cevabı aldı:

    - Onun için hiçbir ecir yoktur!

    . . .

    Hz Ömer r.a.'ın hilafeti devrinde bazı sahabiler toplanmış, Allah yolunda herhangi bir şekilde çalışırken katledilmiş kişilerden söz ediyorlardı. Birisi:

    - Allah yolunda çalışıyorlardı. Ecirleri Allah'a aittir, dedi. Bir başkası da şöyle dedi:

    - Allah onları öldürüldükleri andaki niyetleri üzere diriltir.

    Konuşulanları duyan Halife şunları söyledi:

    - Evet! Ruhumu elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah onları öldürüldükleri andaki niyetleri üzere diriltecektir. Öyle ya, bazıları gösteriş için veya duysunlar diye, bazıları dünyalık, bazıları da savaşmaktan başka çare bulamadıkları için muharebe ederler. Kimileri de sabreder, mükafatını Allah'tan bekleyerek Allah rızası için cenk ederler.

    . . .

    Bir bedevi, Nebi s.a.v.'e gelerek iman etti, kendisine tabi oldu ve şöyle dedi:

    - Senin yanında hicret etmek istiyorum.

    Peygamberimiz s.a.v. de onu bir sahabiye tavsiye etti. Ve bedevi mücahitlerin develerini otlatmaya başladı.

    Hayber Gazası yapılmıştı. Ganimetler pay ediliyordu. O kişiye da pay ayırdılar. Adam sordu:

    - Nedir bu?

    - Allah Rasulü'nün senin için ayırdığı hissedir, dediler. Bunun üzerine bedevi Allah Rasulü s.a.v.'in yanına vararak:

    - Ben sana bunun için tabi olmadım. Atılan bir ok ile boğazımdan vurulup öleyim de cennete gireyim diye sana tabi oldum, dedi. Peygamberimiz s.a.v .:

    - Eğer doğru söylüyorsan Allah seni doğrular, arzuna kavuşursun, buyurdu.

    Sonra düşmanla savaşmaya gittiler. Bir süre sonra o bedevinin cesedini getirdiler. Tam gösterdiği yere, boğazına ok saplanmıştı. Peygamberimiz s.a.v .:

    - O bedevidir, değil mi? dedi. Sahabiler:

    - Evet odur, dediler. Peygamberimiz s.a.v.:

    - O Allah'a doğru söyledi, Allah da onu doğruladı, buyurdu. Sonra onu kendi mübarek cübbesiyle kefenleyerek namazını kıldırdı. Namazda iken şöyle dediği duyuldu:

    - Allahım ! Bu senin kulundur, senin yolunda hicret ederek yurdundan çıkmıştı. Şehit olarak öldürüldü. Ben buna şahidim!

    . . .

    Senin yolundayız.

    Gönlümüz şahit olsun, gönlümüz doğrulasın yönümüzü, dilimizi.

    Bedir'de bulunsaydık, Hendek'ten bir taş da biz kaldırsaydık, Uhud Dağı'nda bir dağ gibi düşseydik toprağa…

    Yolda olmak


    Hicret emri gelmiş, müslümanların çoğu hicret etmiş, Medine'ye gitmi şti. Mekke'de yalnızca bir özrü sebebiyle gidemeyen çok az sayıda müslüman kalmıştı. Leys Oğulları'ndan gözleri görmeyen, fakat çok zengin bir müslüman olan Damra r.a. da geride kalanlardandı. Kendini hicretten muaf tutulanlardan görmedi ve bir gün yardımcılarına şöyle dedi:

    - Ben istisna tutulanlardan değilim, hicrete imkan bulabilirim. Çünkü hem malım var hem de yardımcım. Haydi beni bir deveye bindirin.

    Deveye bindirildi ve ağır ağır yola çıktı. Ten'im denilen yere vardığında ecel onu yakaladı. Vefat etti ve Ten'im'de defnedildi. Damra r.a. hakkında şu ayet nazil oldu:

    “Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Her kim de Allah'a ve peygambere hicret maksadıyla evinden çıkar da, sonra ölüm kendisine yetişirse, muhakkak ki onun ecri Allah'a düşer. Allah çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.” ( Nisa, 100 )

    Kimileri Medine yolunda düşer lakin Medine'dedir. Kimileri ise…

    . . .

    Sahabilerden biri, Ümmü Kays r.a. ile evlenmek istedi. Fakat Ümmü Kays o günlerde Mekke'den Medine'ye hicret etmeyi düşünüyordu. Kendisiyle evlenmek isteyen sahabiye , niyeti ciddi ise Medine'ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif etti.

    Mekke'deki kurulu düzenini henüz terk etmeyi düşünmeyen o sahabi, Ümmü Kays r.a. ile evlenmek arzusuyla Medine'ye hicret etmek zorunda kaldı.

    Bu durumunu bilen sahabiler ona “ Ümmü Kays'ın Muhaciri” diye takılmaya ve onun hicret sevabı alıp almadığını tartışmaya ba ş ladılar . Bu tartışmadan haberdar olan Rasul-i Ekrem s.a.v. meseleye açıklık getirmek için şöyle buyurdu:

    “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır.

    Şimdi, kimin niyeti Allah'a ve Rasulü'ne varmak, onlara hicret etmek ise, eline geçecek olan sevap da Allah ve Rasulü'ne hicret sevabıdır.

    Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”

    Mekke uzaktır bize, Medine uzaktır.

    Lakin hicret gönülledir.

    Kalbin her halde Kâbe'ye yönelmesiyledir.

    Az veren gönülden


    Efendimiz s.a.v. insanları sadakaya teşvik ettiğinde, Ebu Ukayl r.a. çok az miktar hurma karşılığında bir gece sabaha kadar sırtında su taşıdı. Aldığı hurmanın yarısını ailesine ayırdı, diğer yarısını da Rasulullah s.a.v.'e sadaka olarak verilmek üzere getirdi. Efendimiz s.a.v. “Götür, sadaka malları üzerine dök.” buyurdular.

    Münafıklar, Ebu Ukayl'ın sadakasını dillerine dolayıp alaya aldılar ve:

    - Ebu Ukayl'a bakın! Şuncağız hurmalarla Allah'a yaklaşmış, dediler.

    Bunun üzerine Allah Tealâ Tevbe Suresi'nin 79. ayetini nazil eyledi:

    “Sadaka vermekte gönülden davranan ve ancak elinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere, bu davranışlarının cezasını Allah verir! Onlara can yakıcı bir azap vardır!”

    Değil mi ki gönülden veriliyor, değil mi ki maksut O; O'nun rızası, verilen yarım hurma da olsa göklere kanatlanır.

    Lakin niyetler ihlâsını kaybeder de, nice kurbanlar yük olur omuzlarımıza, engel olur dolanır ayaklarımıza...

    O kadar gizli ki...

    Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:

    “Şehitler, malını infak edenler ve alimler , amellerinin mükafatı olarak cennet isteyecekleri zaman Allah Tealâ onları yalanlayarak her birine şöyle der: ‘Yalan söylediniz; biriniz desinler diye cömertlik etti, diğeriniz kahraman desinler diye cesaret gösterdi, diğeriniz de falanca ne alimdir desinler diye okudu.' Ve hiç biri mükafat alamaz...”

    Sahabilerden biri bir gün Ubade b. Samit r.a.'a sordu:

    - Ben harbederken Allah rızasını murat ettiğim gibi, başkalarının beni övmesini de isterim.

    Ubade r.a .:

    - Sana bu amelinden bir hayır yok, dedi. Adam bu sualini üç defa tekrar etti, hep aynı cevabı aldı:

    - Sana bu amelinden bir hayır yok!

    Hz. Ubade r.a. sonra, Allah Tealâ'nın “Ben ortaklardan en çok uzak olanım.” buyurduğu kudsi hadisi okudu.

    . . .

    Efendimiz s.a.v. bize bildirdi ki, şirk, gecenin zifiri karanlığında, kara bir taş üzerinde yürüyen bir karıncanın ayak izinden daha gizli. Ve müslümanı elbette taşa, yıldıza tapınma gibi bir şirk beklemiyordu. Bizlere şu uyarı geliyordu:

    “…Kim Rabbi'ne kavuşmayı ümit ve arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbi'ne ibadette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” ( Kehf , 110)

    İnsanlar unutur, bırakır gider.

    Bir bakarız yalanlarlar. Şahitlikler bozulur.

    Gönlümüze yazılanlar kalır bir tek...

    İyi niyet taşları


    “Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir” diyor bir düşünür. Gönlümüzdeki iyi niyetler elimizin işlediği şerli, gayri meşru aykırı işleri hayra çevirmez. Temiz bir kalpten ancak temiz işler sâdır olur. Rabbi'ne teslim bir kalp, rızık endişesiyle, gelecek korkusuyla harama uzanmaz. “İlim öğrenmek de farz”, ya da “insanlara hizmet!” kaygısıyla kendini ateşe atmaz. Hiç değilse günahını bilir de tevbeye yönelir, bir de niyeti yük etmez omuzlarına.

    . . .

    “Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz.” (Furkan, 23)

    Bu ayetinin dehşetinden sana sığınırız Rabbim.

    Kalbimiz doğrulasın yapıp ettiklerimizi ki, boş bir yorgunluk kalmasın geriye. Kuru kuruya bir açlık kalmasın geriye.

    Sırat'ta yük olmasın ibadetlerimiz, toza dumana karışıp kaybolmasın.

    Bir gün öyle isteyelim ki seni, kendimizi unutalım, yapıp ettiklerimizi unutalım, cenneti unutalım.

    Herkes senden isterken, biz seni isteyelim.

    ELVİDA ÜNLÜ

    (Semerkand Dergisi)


    Muhabbetle vesselam...

    _________________
    nasiahtler.net ten alintidir

    SIDDIK

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 26/11/2007 - ZAMAN, PİŞMANLIK ZAMANIDIR SONLAYAN ÖLÜM GELMEDEN!
  • EY NEFS-İ ENTELEKTÜEL!
    ZAMAN, PİŞMANLIK ZAMANIDIR SONLAYAN ÖLÜM GELMEDEN!


    Zaman, kime hizmet ettiğimizi tevbe ile itiraf ederek, doğrulma zamanıdır. Zaman, minare inceliğinde hassaslık gerektiren kalplere, hareketin mihrabını yerleştirme zamanıdır. Zaman, kendini yüceltmeden cayma, cehaleti kalbi yönelişle silme zamanıdır.

    Ey kisve değiştirse de kafir kalan nefs-i entelektüel!
    Adımlarını takvaya uydur. Ahiret hesabının istisnası değilsin.
    Dünyadakilere dünya ile nasihat etmekten vazgeç. Güzeli Yaratan'a, güzeli yol kılarak yaklaş.


    Ey kafir nefslerin soydaşı entelektüel nefs! Niye Allah'ı ilk ve son bilenlerden değilsin? Niye şu insanlara, ahireti düşünmeden İslam'ı anlatmaya çalışmakta, kafir entelektüelleri alimlerden üstün tutup, Allah için sevme-O'nun için nefret etme emrini unutmaktasın?

    Allahım! Seni tanımayan nefsimize, seni tanıyanların ilmiyle kurtulmayı nasip et.

    Ve ilâ rabbike ferğab.


    Atilla Pamirli / Semerkand Mayıs (Şubat 99'dan alıntı)

    ______________

    turab

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 17/11/2007 - HER KAPIYI AÇAN ŞİFRE: SAMİMİYET
  • Gavs-ı Sani k.s. Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: “Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah'ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır.”


    Samimiyet, bir şeyi irade ve sevgiyle kabul etmektir. Gönülden istemek ve içten gelerek yapmaktır. Samimiyet, şüphesiz inanmak ve inancın edebini korumaktır. Samimiyet, her başarının anahtarıdır. İnsana dini de kazandırır, dünyayı da. İnandığını yapmayan, yaptığına inanmayan kimsede tad yoktur. İçinde samimiyet olmayan kimse huzurlu olamaz. İşinde samimi olmayan kimse başarıya ulaşamaz.

    Bütün fetihlerin, keşiflerin, sanatların, ilerleme ve yükselmenin temelinde samimiyet vardır. Önündeki işe inanmayan kimse, onun çilesine sabredemez, sabredemeyen hedefine eremez.

    Samimiyet, sabırla anlaşılır. İçinde samimi, işinde sabırlı olan insan, hedefine ulaşır.

    Bir mümin için en büyük hedef, Yüce Rabbinin sevgisi ve rızasıdır. Bir insan için bundan öte bir saadet yoktur. Çünkü Yüce Allah'ın hoşnutluğunu kazanan bir insan, dünyanın ve ahiretin şerefini elde etmiş, bitmeyen bir sevgi ve saadeti kazanmış olur. İşte bu iş için bütün müminlerden ilk önce istenen şey samimiyettir.

    Din, samimiyettir

    Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “Din, bütünüyle samimiyetten ibarettir” buyurmuştur. Kendisine, “kime karşı samimiyet ve sadakat gösterilecek” diye sorulunca: “Allah'a, Kitabına, Rasülüne, müminlerin başındaki imamlarına ve bütün müminlere” (Buharî, Müslim) cevabını vermiştir.

    İçteki samimiyete ihlâs denir. İhlâs, gönlü tek bir hedefe kilitlemek ve her işte Yüce Allah'ın rızasını niyet etmektir. Kalpteki samimiyetin dışa yansımasına da edep denir. Yüce Allah bütün müminlerden içte samimiyet, dışta edep istemektedir. Biz bir insanın Allah yolunda ne kadar samimi olduğunu edebi ve ameli ile anlarız. Herkes kendi içindeki ihlâsın ve Allah sevgisinin tadını ancak edebi kadar tadabilir.

    Her yerde her zaman samimiyet

    İman karışıklık istemez. İhlâs riyayı kabul etmez. Müminin ameli noksan da olsa, imanı sağlam olmalıdır. Ameldeki kusur bağışlanır, fakat ihlâs bozulmamalıdır. Yüce Allah'a iman ve itimat tam olmalıdır. İmanı samimi, fakat ameli sakat olana acınır, rahmet edilir, destek verilir. Yüce Allah, konuşunca hak söyleyen, hakkı tasdik eden, devamlı haktan yana olan kimselerin geçmiş kusurlarını bağışlayacağını ve onlara kendisinin yeteceğini müjdelemiştir. (Zümer, 33-36)

    Dinimizde kalp esas alındığı için, bütün sonuçlar kalpteki niyet ve samimiyete göre şekillenmektedir. Bunun için peygamberler ve onların izini takip eden terbiyeciler, karşılarındaki insanın samimiyetine göre muamele ederler. Şu olayı bu gözle değerlendirelim. Ashaptan Abdullah İbnu Ömer r.a. anlatıyor:

    Hz. Peygamber s.a.v.'in yanında bulunuyordum. O esnada Ben-i Hârise kabilesinden Harmele b. Zeyd el-Ensârî geldi. Allah Rasulü s.a.v.'in huzurunda oturdu ve eliyle diline işaret ederek:

    - Ya Rasulallah! İman şu dilimde, fakat kalbimde nifak var. Kalbim Allah'ı çok az zikrediyor, dedi.

    Allah Rasulü s.a.v. sükût buyurdular. Harmele sözünü tekrar etti. Allah Rasulü s.a.v. Harmele'nin dilinin ucundan tutarak:

    - Allahım, buna doğru söyleyen bir dil, şükreden bir kalp ver. Ona benim sevgimi ve beni sevenlerin sevgisini ihsan et. Onun işinin sonunu hayırlı eyle, diye dua etti. Bunun üzerine Harmele:

    - Ya Rasulallah! Benim kardeşlerim var, fakat münafıktırlar. Müminiz diyorlar fakat içlerinden inanmıyorlar. Ben onların reisiyim. Onların size gelmelerini söyleyeyim mi? diye sordu.

    Rasulullah s.a.v. Efendimiz şu cevabı verdi:

    - Kim senin gibi gelip samimiyetle durumunu bize arzederse, biz sana yaptığımız gibi onun için de Allah'tan affedilmesini isteriz. Kim günahında ısrar ederse, onun hakkında en güzel hükmü Allah verir. Biz kimsenin perdesini yırtıp bizden sakladığı günahını ortaya çıkarmaya çalışmayız. (Ebu Nuaym, Tabaranî, vd.)

    Allah, kulundan dürüstlük bekler

    Kâmil mürşidler de, manevi terbiyelerine girmek isteyenlerden bu samimiyeti ve açık sözlülüğü isterler. Onların görevi, Yüce Allah'ın nuruyla manevi terbiye ve temizliktir. Kalbini düşünen, imanını dert edinen, zayıflığını gidermek isteyen bir kimse samimi olmalıdır. Yoksa ömrü biter, dertleri bitmez.

    Bir kudsi hadiste Yüce Allah, kendisi için yapılacak en sevimli kulluğun Yüce Zatına karşı samimiyet olduğunu haber vermiştir. (Ahmed, Deylemî, Suyutî)

    Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “İhlâsla amel yap, az da olsa sana yeter” buyurmuştur. (Hakim, Ebu Nuaym)

    Herkes, karşısındaki insandan samimiyet bekler. Yüce Allah kulundan, Hz. Peygamber s.a.v. ümmetinden, mürşid müridinden, hoca talebesinden, koca ailesinden, hanım efendisinden, amir memurundan, idareciler halkından, halk idarecilerden, arkadaş arkadaştan; kısaca herkes birbirinden, önce samimiyet ister.

    Dostların ameldeki kusurları affedilir, fakat niyetteki bozukluk dostluğu bozar. Kalbi, bozuk niyetlerden, kötü plânlardan, haince düşüncelerden ve hor bakışlardan temizlemeden, yani samimi bir tevbe etmeden, kimse imanın tadını tadamaz. Çünkü dinimiz her müminden herkese karşı samimiyet istiyor. Mümin, sevdiğini samimi olarak sevdiği gibi, kızdığı ve kızması gereken kimselere de samimi olarak kızmalı, haddini bilmeli, edebini korumalı; söz ve davranışlarında korkaklık, yağcılık ve iki yüzlülükten kurtulmalıdır.

    Ne kadar samimiyiz?

    Dua ile temenniyi karıştırmayalım. Dua, bir şeyin olmasını irade ve arzuyla isteyip onu elde etmek için lazım olanı yapmaktır. Temenni ise, bir şeyin olmasını arzulayıp kendiliğinden olmasını beklemektir. Temenni ile ne din ne dünya kazanılır.

    Dua sadece dil ile değil; kalp ve hâl ile yapılmalıdır. Dilin istediğine kalp de katılmalıdır. Vücut, istenen şeye ulaşmak için gücü kadar bir adım atmalıdır. İnsan isteğinde samimi ve arzulu olmalıdır. Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “İstediğinizin olmasına kesin inanarak Allah'tan isteyin. Şunu iyi bilin ki, Allah, ne istediğini bilmeyen gafil ve boş kalbin isteğini kabul etmez” uyarısını yapmıştır. (Tirmizî, Hakim)

    Arifler der ki: Dünya işlerinize bakıp ahiret işlerinizde karar verin. Karnı aç ve bedeni hasta olan bir kimse, açlığını gidermek, hastalığını tedavi ettirmek için ne yapıyorsa, kalbi aç, ruhu hasta olan bir kimse de öyle yapmalıdır.

    Karnı aç bir kimsenin açlığını fark etmesi, yemek yemesi gerektiğini bilmesi, hatta yemeği görmesi ve yemek yiyeni seyretmesi açlığını gidermez. Bu kadar bilgi ve görgü ona yetmez. Doymak için yemeğe ulaşmak ve bizzat yemek gerekir. Buna, “lazımı yapmak” denir. Bütün insanlar dünya işlerinde bunu bilirler ve ne lazım ise onu yaparlar.

    Karnını doyurmak konusunda hiç kimse temenni ile yetinmez, “Allahım senin her şeye gücün yeter, sen beni doyur” deyip yerinde oturmaz, oturamaz. Herkes: “Çalışmadan olmaz, aramadan bulunmaz, beklemek karın doyurmaz” deyip, rızkı ile buluşmanın yollarını arar ve bulur. Halbuki bir insanın yiyeceği rızık bellidir, ilâhi garanti altındadır. Böyle ilâhi garanti altında olan bir şey için bile çalışmadan olmaz diye inanırken, bize garanti edilmeyen cennet için sırf temenni ile yetinmek doğru mudur? Hele cehenneme sebep olacak işlerin içinde iken cenneti arzulamak, şeytanla dostluk yapıp Allah muhabbetini beklemek, günahların içinde kemale ve Cemal'e ereceğini düşünmek tam bir aldanış ve şeytanın tuzağıdır.

    Başkasının yediği yemek bizi doyurmadığı gibi, başkasının yaptığı zikir de bizim kalbimizi uyandırmaz. Karnımızı doyurmak için yemeği biz yemeliyiz; kalbimizi uyandırmak için zikri biz çekmeliyiz. Az da olsa bu işleri bizim yapmamız lazımdır. Diğer bütün ibadet ve hayırlarda da durum böyledir. Dua edip sonra tedbirini almak gerekir. Tedbirden sonra teslimiyet gelir. Biz elimizden geleni yaptıktan sonrasına karışamayız. Yüce Allah, isterse az amele çok karşılık verir. Dilerse kulun samimiyetine göre hesapsız verir.

    Gavs-ı Sani k.s. Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: “Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah'ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır.”

    Peygamberler ve salih insanlar samimi duanın nasıl yapılacağını bize öğretmişler, cenneti ve Cemal'i isteyenlere bunun yolunu göstermişlerdir. Yapılacak iş şöyle özetlenmiştir: İman, dua, gayret, sabır, teslimiyet, istiğfar ve Yüce Allah'ın rahmetine güvenmek.

    Samimiyetin meyveleri

    Bazı kullar az çalışır, çok kazanırlar. Bunun görünür sebebi kalpteki ihlâstır. İhlâs öyle bir şeydir ki, onun azı da çoktur. Allah için yapılan hiçbir amele az ve küçük denmez. Hangi amelin rahmeti çekeceğini ve kulun affına sebep olacağını kul bilemez. Yine, bir mümin için hangi günahın affedilmeyip onu azaba götüreceği de bilinmez. Bazen insanların basit gördüğü bir hayır, yapanın affına sebep olur. Bazen “ne var ki bunda!” denilip küçümsenen bir günah, onu yapanı azaba götürür. Bunun için elden geldiği kadar küçük-büyük ayırımı yapmadan, gücümüz neye yetiyorsa Allah için hayırlı işlere koşmalı; hiçbir kötülüğü de küçük görmeden terk etmeye çalışmalıdır.

    Büyük ariflerden Ebu Talib el-Mekkî rh.a. şu hadiseyi naklediyor:

    Hz. Musa a.s. zamanında bir adam vardı. Bu zat ikiyüz sene yaşadı. Bu süre içinde Yüce Allah'a karşı çok günah işledi. Adam ölünce, komşuları adamı ayağından tutup bir çöplüğe attılar. Yüce Allah o gece Hz. Musa'ya vahyederek, gidip o kul ile ilgilenmesini, yıkamasını, İsrailoğullları'nı toplayıp cenazesinde bulunmalarını ve ona dua etmelerini emretti. Hz. Musa a.s. sabah olunca hemen o mahalleye gitti, adamı atılan yerde buldu, İsrailoğullları'nı çağırdı, hepsi toplandı, emredildiği gibi yaptılar. Fakat bu zatı tanıyan bütün insanlar hayret içinde kaldılar. Onun bilinmeyen durumunu öğrenmek istediler, Hz. Musa'ya rica ettiler: “Biz bunu hiçbir hayrı olmayan çok kötü bir kul olarak bildik, tanıdık. Acaba bunun durumu ne idi, Yüce Rabbimiz'e sor!” dediler. Hz. Musa a.s.: “Ya Rabbi bunların sözlerini işittin” dedi. Yüce Allah şöyle vahyetti:

    “Bu kulum insanların tanıdığı gibi ikiyüz senelik ömrünü kötü işlerle geçirmişti. Fakat bir gün Tevrat'ı açtı, orada Habibim Muhammed'in ismini gördü; hürmet için ismi öptü, gözlerinin üzerine koydu. Bu ameli hoşuma gitti, ona karşılık kendisini affettim.” (Kûtu'l-Kulûb, II, 163)

    Gavs-ı Sani k.s. Hazretleri bir sohbetlerinde de şöyle buyurmuşlardı: “Yüce Allah'ın rahmeti çok geniştir. O, bu rahmetini kullarına vermek istiyor, bunun için ufak bir bahane arıyor. Siz bu rahmete ermek için bir bahane bulun. Küçük-büyük demeden Allah rızası için önünüze gelen hayırlı işleri yapın. Önceki büyükler zamanında şöyle bir hadise anlatılır:

    İbn-i Asfur diye birisi vardı. Bu zatın hayırlı ameli azdı. Bu zat bir gün bir kuşu yakalayıp onunla oynayan bir çocuk gördü. Çocuk kuşla oynuyor, oynarken de kuşa eziyet ediyordu. Bu zat, Allah rızası için şu kuşu çocuğun elinden kurtarayım, diye niyet etti. Biraz para çıkardı, çocuğa verdi. Çocuk parayı görünce kuşu ona verdi. İbn-i Asfur da kuşu salıp azat etti. Bu zat bir zaman sonra vefat etti. Bunun Allah dostlarından bir komşusu vardı. Bu veli bir gün onun kabrine gitti. Ona dua ve istiğfar etti. Sonra gözlerini yumdu, murakabeye girdi. Yüce Allah'tan onun kabirdeki halini göstermesini istedi. Yüce Allah onun kabir halini bu veliye gösterdi. Adam evliyalar gibi güzel bir haldeydi. Ona, “bu halin ne güzel, bunu nasıl elde ettin, sana ne muamele edildi” diye sordu. Adam: “Bu işe ben de şaşırdım fakat çok memnunum. Bana, sen bizim rızamız için gücün yetti bir kuşu azat ettin; biz de seni günahlarından azat edeceğiz, bizim de buna gücümüz yeter. Sen bizim rızamız için o çocuğu ve kuşu sevindirdiğin gibi, biz de seni sevindireceğiz, dendi ve işte bu güzel nimetler bana verildi” dedi.

    Samimiyetle yapılan az bir amel nelere sebep oluyor. Bizler de Allah'ın rahmetine vesile olacak işlerle meşgul olalım ki, bu sonsuz rahmetten nasiplenelim inşallah.

    DİLAVER SELVİ
    Semerkand Dergisi

    _______________________________
    Nasihatler.NeT ten alintidir.

    SAKI.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/11/2007 - Bu ne güzel söz...
  • İslâm, sıcağın “artık yeter” dedirttiği bir anda kızgın çöl kumlarına yağmur damlalarının inişiydi.

    İndi, iniyor yağmur damlaları. Güneşi doğmaya, rüzgarı esmeye, dünyayı dönmeye çağırıyor.

    İnsanı, insan olmaya davet ediyor. Yani adalete, barışa, doğruya, güzele...

    Ve güneş doğudan doğuyorsa, hâlâ davet sürüyor, birileri insanı fıtratına çağırıyor, hatırlıyor, hatırlatıyor...

    Denizleri coşturan, semayı cûş ettiren, arzı titreten kelâm asıl muhatabına, insana eriyor her yeni anla beraber...

    Bir gün birisi çıkıyor, bütün aklarımıza kara diyor, karalarımıza ak.

    “Yanlış mı görüyorum?“ diyor, gözlerimizi oğuşturuyoruz. Karışıyor gözlerimiz, bakışımız. O karışıklıktan sonra ya gerçekten görüyor, açılıyor gözlerimiz, ya ebedi körlüğe mahkûm oluyoruz.

    İşte Rasulullah Efendimiz'in daveti buydu. Ters yönde giden akmaya alışmış suların yönünü değiştirmekti. O ve arkadaşları çöl fırtınalarına karşı yürüdü.

    Bir yol açıldı önümüzde o yürüyüşten. Şimdi bize, o yolda her gün yeni bir yol arkadaşıyla yürümek düştü. İlk daveti hatırlayıp hatırlatarak...

    Gözün görmesi yetmiyor

    Efendimiz s.a.v. davetine başlamıştır. İnananlar vardır, inanmayanlar; inanmadıkları gibi, inananları sabrın ve çilenin en çetiniyle karşı karşıya bırakanlar... İşte, Efendimiz s.a.v. bu günlerin birinde bir başka kabileyi, Kindelileri Ukaz Panayırında İslâm'a davet ediyordu.

    Kindeliler huyu yumuşak, mantıkları güçlü bir kabile idi. Peygamberimiz konuşmaya başladı:

    - Sizleri tek olan Allah'a çağırıyorum. O'nun ortağı yoktur. Canlarınızı koruduğunuz şeye karşı beni de korumaya davet ediyorum. Muvaffak olursam karar vermekte serbest olacaksınız.

    Kabilenin çoğu şöyle söyledi:

    - Bu ne güzel söz! Ama biz atalarımızın taptıklarına tapıyoruz.

    Kabilenin en küçüğü aldı sözü:

    - Ey kavmim, başkaları sizi geçmeden bu kişiye tabi olun! Hıristiyanlar ve yahudiler Harem-i Şerif'ten bir peygamber çıkacağını, zamanın yaklaştığını söylüyorlar.

    İçlerinden birisi karşı çıktı:

    - Durun, beni dinleyin! Onu akrabaları dışarı attı, siz mi barındıracaksınız? Bu bütün Araplara savaş açmaktır. Hayır hayır, bunu yapmayın!

    Bunun üzerine, Rasulullah s.a.v. mahzun bir halde oradan ayrıldı. Onlar da yurtlarına döndüler. Olup biteni anlattılar. Bir yahudi:

    - Vallahi, siz nasibinizi kaçırıyorsunuz. Hiç şüphe yok, O gerçeği söylüyor. Biz onun vasıflarını kutsal kitabımızda okuyoruz.

    Bunları söyleyen yahudi Peygamberimiz'i tarif etti. Onlar da bu tarifin doğruluğunu onayladılar. Sonra Kindeliler ertesi sene hac mevsiminde Allah Rasulü'ne gelmek üzere sözleştiler. Fakat reisleri o yıl haccetmelerine engel oldu.

    O yahudi kişi ise, Rasulullah s.a.v.'i tasdik edip iman üzere vefat etti.

    İnatlarına rağmen sabırla

    Davet tüm engellere rağmen en kuytulara ulaşıyordu. Her insan, sabırla, insan olmaya tekrar tekrar çağrılıyordu.

    Müslümanlar Hakem b. Keysan'ı esir almışlardı. Boynunu vurmak istediler. İçlerinden biri Hakem'i Rasulullah s.a.v.'e götürmeyi teklif etti. Getirdiler. Allah'ın Rasulü ona İslâm'ı tebliğ etmeye başladı. Bu davet bir hayli sürdü. Efendimiz s.a.v. tekrar tekrar anlatıyor, o inatla karşı çıkıyordu. Nihayet Hz. Ömer r.a. dayanamadı:

    - Ya Rasulallah, ne diye bu kadar konuşuyorsun? Bu adam asla müslüman olmaz. Bana müsaade et de işini bitireyim.

    Efendimiz s.a.v. bu söze aldırış etmedi. Anlattı, anlattı... Nihayet Hakem İslâm ile şereflendi.

    Hakem r.a. gerçekten iyi bir müslüman oldu. Allah yolunda cihat etti ve şehid düştü. Allah Rasulü ondan razı idi.

    * * *



    Rasulullah Efendimiz, ashabından elli kişiyi davet için bir kabileye gönderdi. Gelenlerden haberi olan kabile, büyük bir kalabalıkla çatışmaya hazır bir vaziyette onları karşıladı. Sahabiler buna rağmen onları İslâm'a davet etti. Fakat onlar ok atarak karşılık verdiler: “Davet ettiğiniz şeye bizim ihtiyacımız yok!“ dediler. Sürekli ok atıyorlardı. Arkadan da yardımcıları geliyordu. Nihayet elli sahabiyi her taraftan kuşattılar. Çatışma başladı. Sahabiler olağanüstü bir gayretle savaştı ama çoğu şehit oldu. Sağ kalan birkaç kişi ancak iki ay sonra Medine'ye dönebildiler.

    * * *



    Selman-ı Farisî r.a. komutasındaki İslâm ordusu İran kalelerinden birini kuşatmıştı. Selman-ı Farisî bizzat İranlılara gidip dedi ki:

    - Ben sizden biriyim, İranlıyım. Siz de müslüman olun. İllâ kendi dinimiz derseniz, sizi dininizle başbaşa bırakırız ama bize cizye (gayri müslimlerden alınan vergi) verirsiniz.

    İranlılar iki seçeneği de raddettiler:

    - Ne cizye veririz, ne de İslâm'a gireriz.

    Bu cevaba rağmen, müslümanlar onları üç gün boyunca İslâm'a çağırdı. Sonra hü***** ederek kaleyi fethettiler.

    Suyun sahibi kim?

    Rasulullah s.a.v., Allah'a davet etmek, İslâm'ın esaslarını kendilerine öğretmek için Ebu Ümame r.a.'ı kabilesine gönderdi. Ebu Ümame r.a. oraya vardığında, insanlar develerini suya götürmüşlerdi. Onu görünce:

    - Merhaba Ümame! Duyduğumuza göre sen dininden çıkıp, o adamın dinine girmişsin, dediler. Ebu Ümame r.a.:

    - Ben Allah ve Rasulü'ne iman ettim. Beni size Rasulullah gönderdi. Sizleri İslâm'a, İslâm'ın esaslarına uymaya davet ediyorum.

    Bu arada kabile mensupları kan dolu çanakları getirip ortaya koydular, toplanıp yemeye başladılar. Ebu Ümame'yi de çağırdılar:

    - Ümame sen de gel.

    - Ben bu kanın yenilmesinin yasak olduğunu söyleyen tarafından geliyorum. Yenilmesi helal olan sadece kestiklerinizdir.

    - O bu konuda tam olarak ne söylüyor?

    - O'na şu ayet indi. Yüce Allah buyuruyor ki: “Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, dikili taşlar ve putlar için boğazlanan hayvanları yemeniz, fal oklarıyla kısmet aramanız size haram edilmiştir.“ (Maide, 3)

    Devamla, Ebu Ümame r.a. kabilesine İslâm'ı anlatmaya başladı. Onlar geri duruyorlardı. Hava oldukça sıcaktı. İyice yanan, boğazı kuruyan Ebu Ümame r.a. bir yudum su istedi. Dediler ki:

    - Vermeyeceğiz! Kendi haline kal ki, aklın başına gelsin ya da susuzluktan öl!

    Ebu Ümame r.a. çaresiz, başını sarığının içine koyup, kavurucu sıcakta kumlar üzerinde uyudu. Rüyasında kendisine cam bir bardakla eşi benzerini hiç kimsenin tatmadığı lezzette bir içecek ikram edildi. İçti, içti... Nihayet içecek bittiğinde uyandı. Diyor ki:

    - Vallahi o içecekten sonra bir daha susamadım.

    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın'

    Peygamber s.a.v. Efendimiz, “İnsanları dine tatlılıkla davet edin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.“ buyurarak, gerek müslüman olmayan birisini davet ederken, gerek müslümana İslâm'ın esaslarını tebliğde takip edilecek yolu söylemiş, davranışlarıyla da İslâm'a daveti en güzel şekilde gerçekleştirmiştir.

    Muaviye b. Haydeti'l-Kureyşi , Efendimiz'e geldi ve aralarında şu konuşma geçti:

    - Vallahi, sana gelmeyeceğim, dinine girmeyeceğim diye şu parmaklarımın sayısından daha çok yemin etmiştim. Ama anlayamadığım bir şeyi sormak için geldim. Lütfen söyle, sen bize ne ile gönderildin?

    - İslâm dini ile.

    - İslâm dini nedir?

    - Kendimi Allah'a teslim ettim, putlardan uzaklaştım demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her müslümanın kanı birbirine haramdır, her müslüman birbirine yardımcı iki kardeştir. Allah, müslüman olduktan sonra şirk koşan bir kimsenin amelini, o kişi müşriklerden ayrılmadıkça kabul etmez. Sizi ateşe düşmekten koruyamam. Dikkat ediniz Rabbim beni çağırıp soracak: “Kullarıma tebliğ ettin mi?“ Ben de, “evet ya Rabb tebliğ ettim“ derim. Burada olanlar olmayanlara duyduklarını iletsin. İyi dinleyin. Kıyamet günü adalet divanına ağızlarınız bir bez parçasıyla bağlanmış olarak çağrılacaksınız. Soruları dilleriniz değil diğer uzuvlarınız cevaplandıracak. İlk önce de avuçlarınız.

    - Bu mudur İslâm dini?

    - Budur. Buna göre güzelce hareket edersen sana kâfidir.

    * * *



    Rasulullah s.a.v. Muaz b. Cebel r.a.'ı Yemen'e vali olarak göndereceği zaman ona şunları söylemişti:

    “Muaz! Gittiğinde onları Allah'tan başka ibadete layık bir tanrı olmadığına, Muhammed'in Allah'ın rasulü olduğuna inanmaya davet et. Bu ikisine şehadet ederlerse Allahu Tealâ'nın her gece ve gündüz kendilerine beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bu hususa da itaat ederlerse, zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere, Cenab-ı Hakk'ın zekâtı üzerlerine farz kıldığını haber ver. Bu mevzuya da riayet ederlerse, mallarının en kıymetlilerini almaktan sakın. Mazlumun ahından sakın! Zira mazlum kişinin duasıyla Allah arasında hiçbir perde yoktur.“

    Ümmü Süleym r.a.'ın daveti

    Sahabi hanımlardan Ümmü Süleym r.a. müşrik olan eşinden ayrılmıştı. Yine bir müşrik olan Ebu Talha Ümmü Süleym ile evlenmek istemişti. Dileğini iletti. Ümmü Süleym dedi ki:

    - Ebu Talha! Taptığın ilâhın topraktan bittiğini biliyor musun?

    - Biliyorum.

    - Peki ağaca, kendi isteğiyle bir şey yapmaktan aciz bir oduna tapmaya utanmıyor musun? Müslüman olursan seninle evlenirim ve senden mehir istemem.

    Ebu Talha biraz düşünmek üzere gitti. Birkaç gün sonra geldi ve dedi ki:

    - Şehadet ediyorum ki Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed de Allah'ın peygamberidir.

    Bunun üzerine Ümmü Süleym r.a. ile Ebu Talha r.a. evlendiler.

    Şahidiz Ya Rab!

    Ashabıyla yaptığı bir yolculukta Efendimiz'in karşısına bir bedevi çıktı. Allah Rasulü s.a.v. bedeviye sordu:

    - Nereye gidiyorsun?

    - Ailemin yanına.

    - Bir hayır yapmaya var mısın?

    - Nedir o?

    - Allah'tan başka bir ilâh olmadığına, O'nun eşi ve benzerinin bulunmadığına, Muhammed'in onun kulu ve rasulü olduğuna şehadet edeceksin.

    - Söylediklerinin doğruluğuna şahidin var mı

    - Evet, şu ağaç.

    Allah Rasulü vadinin sağ kıyısında duran ağacı çağırdı. Ağaç yeri yararak geldi. Peygamberimiz'in önünde durdu. Allah Rasulü ağaca üç defa şahitlik ettirdi. Ağaç da şahitlikte bulundu ve eski yerine döndü. Bedevi kabilesinin yanına gitmek üzere ayrılırken şunları söyledi:

    - Kabilem beni dinlerse onları da getiririm, yoksa ben sana döner, seninle olurum.

    * * *

    Hani veda ederken sormuştun ya, ey Allah'ın Sevgili Rasulü, “tebliğ ettim mi?“ diye.

    Ettin ya Rasulallah!

    Ağaçlar bile şahit, yollar şahit, ikiye ayrılan ay şahit, kovulduğun şehir şahit, taş şahit. İnanmayanlar bile şahit.

    Ve şahidiz ki ya Rasulallah , davet sürüyor. Vârislerin her an, önce güzel halleriyle insanı insan olmaya, kendini bilmeye davet ediyor.

    Şahidiz ya Rab!..

    Elvida ÜNLÜ
    SEMERKAND

    ________________

    SAKI..

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    Bir El Tutki O da Seni Tutsun.
    free counters

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • RSS
  • cansofi
  • Nasihatler.Net
  • Bilvanis.Net
  • Menzil.Net
  • yakaza
  • Madca .1
  • Madca.2
  • Hayata gülümse
  • Sahranehir
  • revival
  • uslu
  • seymes
  • hezar
  • ferzane

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

  • zikrullah
  • benyako
  • Blogcu Yardım
  • cansofi
  • digilak
  • 2563
  • farukterzi
  • Sayfa: 1 - Toplam: 1
    Son Sayfa |
    www.r10.net küresel ısınmaya hayır seo yarışması