cemd
5/12/2009
-
Zikir kalbin cilasıdır ...
Zikir kalbin cilasıdır
 Zikrin sevabı ve FAZİLETİ konusunda çok fazla ayet ve hadisin gelmesi, onun Müminler için ne kadar önemli olduğunu gösterir. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostlari, nimet ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için bu ibadeti bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Bakara suresinde "Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim" buyrulduğu gibi; zikir kulun yüce Rabbi ile beraber olmasına vesiledir. ALLAH Dostları; bir insanın Allah'ı zikretmesinin bundan başka faydası olmasa bile, bu müjdenin zikrin şeref ve faziletini anlatmaya, insanı zikre koşturmaya yeterli olacağını belirtir. Resulullah Efendimiz (sav) ashabına bir gün "Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oradan bolca istifade edin; içine girin, yiyin için!" buyurur. Orada bulunanlar "Bu cennet Bahçeleri neresidir?" diye sorduğunda ise Efendimiz (sav) "Zikir halkalarıdır" der. Efendimiz'in işaret ettiği bu zikir bahçelerinde, ilahi aşk, muhabbet, rahmet, sekinet, nur, İhlas, edep, tövbe, göz yaşı, sevgi, feyiz, meleklerin teşrifi, istiğfarı ve hayır Duası gibi manevi meyveler mevcuttur. Bu nimetlerden elde etmek isteyen herkes o bahçeye koşmalıdır.
Zikir vuslat yoludur
Zikir, kulu Yüce Rabbi'ne yaklaştırır. Insanın marifet ve muhabbetini artırır, manevi derecesini yükseltir. İhlasla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki perde ve engelleri kaldırır. Aynı zamanda kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp, zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Zikirle gelen nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır; böylece de bütün vücut Allah sevgisiyle tatlanır. Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyiz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayri yansıtır. Bu kimse ALLAH'IN yeryüzündeki canlı şahididir. Kendisine bakana Allah'ı hatırlatır.
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Kul, zikir sayesinde Allah ile özel sohbet ve muhabbet eder. ALLAH zikredenin en yakın dostu olur, kalbini şenlendirir, onu Doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır. Büyük ariflerden İbrahim b. Edhem (Rh.A) bu zevki şöyle tarif eder: "Yüce Rabbim kendisini yedi çokça zikreden dostlarının kalbine öyle bir zevk koymuştur ki ve, eğer dünya Sultanları bunun ne kadar tatlı olduğunu bilselerdi, onu ele geçirmek için bütün ordularıyla Ariflerin kalbine hücum ederlerdi. Ancak ALLAH Dostları onu gizlerler, dünya Sultanları ise ondan habersizdirler. "
Balık için su ne ise, kalp için de zikir odur
Susuz balığın olduğu gibi, zikirsiz kalp de bir bakıma ölür. Kalbi ölen bir insandan ise hayırlı ve tatlı işler çıkmaz. Böyle bir insan nefsinin ve Şeytanın kolayca esiri olur. Şeytanı kalbimizden, işimiz, evimiz, Ailemiz, Cocuklarimiz ve soframızdan uzaklaştırmak istiyorsak, bunun tek yolunun ihlasla zikretmek olduğunu bilmeliyiz. Kötülüklere karşı en sağlam kale olan zikir insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil,,, yalan gıybet laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması da mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkanı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.
Zikir mahşer gününe zafer biletidir. ALLAH mahşerde zikir ehlini özel himayesine alır, rahmet gölgesinde gölgelendirir. Resulullah Efendimiz'in (sav) müjdelediği gibi, Allah Teala'yı çokça zikreden erkek ve kadınların hesabı kolay olur. Zikir insanı en büyük felaket olan cehennem ateşinden korur. Zira Resulullah Efendimiz (sav), insanı ateşten kurtaracak en güzel amelin zikir olduğunu müjdelemiştir. ALLAH, müminleri kalplerine yerleşen Kelime-i Tevhid ve zikir üzere dünya ve ahirette sabit tutacağını haber vermiştir. (İbrahim, 27) Kulun yüce Rabbi'ni zikretmesi öyle büyük bir sermayedir ki, ömründe bir kere olsun samimi olarak "La İlahe İllallah" diyen kimse, bu zikrin bereketine ebedi ateşte kalmayıp cennete girecektir. Zikre ait bu müjdeler herkes içindir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, fakir-zengin herkes bu nimetlere davet edilmiştir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilahi ikram ve müjdelere ulaşır. ALLAH dostlari iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır. Çünkü onlar zikirle elde edilecek nimetleri bizzat tatmışlar, onun kalp hastalıklarına kesin ilaç olduğunu görmüşler ve Zikri herkese tavsiye etmişlerdir. Insan ve cin şeytanlarının hile, vesvese ve kötülüklerinden korunmanın en güzel yolu sürekli zikir halinde olmaktır. Zikir kalesine giren kimse emniyette olur. Bunun için günlük vird, ders hizmetlerine edebince devam eden kimseye büyü, sihir, vesvese gibi şeyler kolay kolay zarar vermez ve. Kısaca, Allah'ı zikir kalbin hayatı, tadı, ilacı, gidasi, cilasıdır. Zikirsiz kalp Zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır ve sonunda Manen ölür. Bu Halden Yüce ALLAH'a sığınırız.
Gizli zikre özel defter
Rasululllah Efendimiz (sav) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır: "Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür. Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, Yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah onlara 'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı? " diye sorar. Melekler de 'Rabbimiz! Biz bu kulun Bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler O zaman Allah o kula 'Senin bizim yanımızda gizli / özel muhafaza edilmiş bir defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir "buyurur."
Işte Allah dostlari bu özel deftere amel yazdırmak için çalışırlar. Gizli zikrin en güzel sonucu, kulun Rabbi ile huzur bulması, O'na aşık olması ve ismini yüce ALLAH'IN özel defterine yazdırmasıdır. Bu, sadıkların işidir, sıddıkların yoludur. Nakşibendi büyüklerinin meşrebi, Aşıkların mesleğidir. Sâdâtların verdiği ders budur.
M. Saki EROL
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/11/2009
-
Muhip Olmak Güzeldir
 Yüce Dinimiz islam sevgi ve merhamet dinidir. Allah Rasulü s.a.v. ashabına daima Şefkat ve merhameti tavsiye etmiştir. Onun hiçbir sözünde ve işinde en küçük bir kin ve haset izine dahi rastlanmamıştır. O, kendisine zulmedenler için bile doğru olanı talep buyurmuş ve onlar hakkında hayır duada bulunmuştur. Allah Rasulü s.a.v. Müminler arasındaki sevgi bağına da büyük ehemmiyet vermiştir. Nitekim hadis-i şeriflerde Müminler arasındaki muhabbet bağını artıracak tavsiyeleri pek fazladır. Selamlaşmak ve hediyeleşmek bunlardan sadece ikisidir. Tasavvuf ehli arasında eskiden beri çokça kullanılan 'Muhip' diye bir kelime vardır. Bu kelimeleri sufi olmadıkları halde sufiliğe ve tasavvuf ehline yakınlık duyan, muhabbet besleyenler kişiler için kullanılmış bir terimdir. Kelimenin manası 'yedi, muhabbet besleyen' demektir. Eskiden beri, kendisini Muhip sayan kimseler tasavvuf ehline karşı büyük sevgi beslemişler, onlara saygı ve hürmet göstermişlerdir. Tasavvuf yolunun büyükleri de muhiplerine ilgisiz kalmamış ve manevi tasarrufları içine muhipleri de katmışlar, onları kendilerinden saymışlardır. Nitekim Cüneyd-i Bağdadi hazretleri "Sufilik iddia edenleri, yani Muhip olanları takdir edin ki gerçek sufi olsunlar. Eğer yüce himmetleri olmasaydı başka bir şey iddia ederlerdi. "Buyurmuştur. İmam Kuşeyrî KS, "Risale" isimli eserinde "Kişi sevdiğiyle beraberdir." Hadis-i şerifini zikrederek Muhip olmanın önemine işaret etmiştir. Yani tasavvufta velilerle gönül birlikteliği önemli bir mertebedir. Şihabüddin Sühreverdî k.s. hazretleri, bir araya gelip Hakk'ı zikredenlerin faziletinden bahsederken, onların arasında tesadüfen bulunan bir kişinin de bedbaht olmayacağını bildiren hadis-i şerife dikkat çekmiştir. Yine tasavvuf büyükleri "Bir kavme benzeyen onlardandır." Hadisini de "velilere benzemeye Özenen, onlara muhabbet besleyen onların zümresindendir." Şeklinde yorumlamışlardır. Muhip terimi tasavvuf yoluna intisap etme hazırlığında olan kişiler için de kullanıldığı gibi, kendini tasavvuf ehline layık görmeyen mütevazi kimseler de "Biz ancak muhibbiz" demişlerdir. Muhiplik aslında oldukça güzel ve sağlam bir anlayışın işaretidir. Bu anlayış Cemiyet içindeki meşrep farklılıklarına gösterilen hüsnü kabulün eseridir. İslâm'ı yaşamaktan maksat, Allah'ın emirlerine eksiksiz uymak ve Sünnet üzere olmaktır. Müslümanlıkta esas budur. Tasavvuf büyükleri İslâm'ı hakkıyla yaşamaya gayret gösterdikleri kadar, diğer insanlara da yol göstermişler ve onlara rehberlik etmişlerdir. Bu sebeple hiç kimseyi hor görmemiş ve hangi durumda olursa olsun, onların kalbini yumuşatmaya ve Allah'ın emirlerine doğru yönelmelerini sağlamaya çalışmışlardır. Dolayısıyla muhiplere büyük önem vermişlerdir. Zira muhiplik Müminlerin gönüllerinde filizlenen güzel bir sevgi tohumudur. Asr-ı Saadet'te vuku bulan şu hadise bu konunun önemini belirtmektedir: Daha İslam'ın ilk yıllarında Fahr-i Kainat Efendimiz sav Çeşitli devlet reislerine mektuplar gönderir ve onları Allah'ın dinine davet eder. Bunlardan biri de Mısır meliki Mukavkıs'tır. Alah Rasulü sav'in mektubunu büyük hürmetle karşılayan Mukavkıs, gelen elçiyi de hediyelerle donatır. Fakat müslüman olmaz. Yine de Mısır melikinin bu davranışı, Allah Rasulü sav'e hediyeler göndermesi, onun İslâm'a muhabbeti ve hürmeti olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple İslâm kaynakları ondan övgüyle bahsetmiştir. Ataullah İskenderî k.s. hazretleri şöyle buyurmuştur: "ARKADAŞIN Hayırlısı, senden ona dönecek bir şey beklemeden seni sevendir." Tasavvuf ehline muhabbet besleyenler de bu meyanda değerlendirilmişlerdir. Aslında tasavvufun asıl gayesi Allah'ın dininin hakkıyla yaşanmasıdır. Yoksa mutasavvıfların maksadı etraflarında insanlar toplamak ve bu insanların sayısını artırmak değildir. Şah-ı Nakşibend k.s. tasavvuf ehlininin maksadını şöyle izah buyurmuşlardır: "Yolumuz ender bulunan bir yoldur. Kopmaz sapasağlam bir tutamak gibidir. Bu yol, Peygamber Efendimiz sav'in yoluna dört elle sarılmak ve Ashab-ı Kiram'ın izini takip etmek esaslarına dayanır. Ben bu hakikate, yolun başında olsun sonunda olsun, hep Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanıyla ulaşmışımdır. Bu yolda Allah'ın kereminden başka bir güzellik görmedim. Sünnet'e uymak en büyük ameldir. " Tarih boyunca birçok devlet reisi tasavvuf ehline muhabbet beslemiş, onlara yakınlık göstermiştir. Mesela büyük Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman, ömrü savaşlarla geçmiş bir sultandır. Fakat aynı zamanda ilim ve tasavvuf ehline de hürmet göstermiş ve muhabbetini hiç gizlememiştir. Nitekim büyük padişah aynı zamanda önemli bir şairdir ve oldukça hacimli bir Divanı vardır. Sultanın şiirlerinde kullandığı mahlası da Muhibbî'dir. Yani 'muhipliğe mensup olan, Allah dostlarını sevenler zümresinden olan' demektir. Anadolu'da yetişmiş önemli velilerden biri olan Yunus Emre Hazretleri de şu mısralarında gönül ehli olmaktan ve gönül yapmaktan bahsetmiştir: "Ben gelmedim Davi için Benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir Gönüller yapmaya geldim. " Günümüz için düşünüldüğünde, Tarih Boyunca takip edilen bu yoldan alacağımız dersler vardır. Tasavvuf yolundan maksat mürit sayısını artırmak değildir. Yukarıda da ifade Ettiğimiz gibi Ehl-i Sünnet olmak üzere ve İslâm'ı hakkıyla yaşamaktır. Cüneyd-i Bağdadi k.s. hazretleri şöyle buyurmuştur: "Sufi yeryüzü gibidir, iyisi de kötüsü de üzerine basar. Kötü olan her şey üzerine atılır ama ondan hep iyi şeyler çıkar. Tasavvuf ehli bulut gibidir, her şeyi gölgelendirir. Yağmur gibidir, her şeyi sular, ayrım yapmadan insanların ağırlığını Yüklenir, onlara iyilikte bulunur. " Ebu Turab Nahşebî k.s. hazretleri de şöyle buyurur: "Sufi o kişidir ki, hiçbir şey onu bulandırmaz, her şey onunla saflaşır." Tasavvuf ehlinin eskiden beri güzel ahlâkla, nezaketiyle, inceliği ile öne çıkması şüphesiz yukarıda soylenen özellikleri dolayısıyladır. Onların muhabbet ehli olması, geniş kitlelerin onlara karşılıksız muhabbet beslemesi, muhip olması da yine bu sebebe dayanmaktadır. Tasavvuf, büyük olana talip olmak ve yokluğa mahkum olanı terk edip, baki kalacak olanı tercih etmektir. Sufi hizmet ehlidir ve Hizmetin büyüğüne taliptir. Küçük hesaplarla, dünyalık hesaplarla uğraşmaz. Bu yüzden asla ŞAHSİ davranmaz, gönlünde haset barındırmaz. Insanlar arasında ayrım yapmaz. Insanları ve insanlar da onu sevimli bulur ve ona Muhip olur sever. Sonuç olarak Muhip olmak da muhipliğe bir kapı açmak da tasavvufun edep ve erkânındandır. Tasavvuf terbiyesine önem veren kişiler gerçekte kimleri sevdiğini ve kimlerin de onları sevdiğini düşünmelidirler. Gönlümüz Hakk'a meyyalse güzel akıbete dair umutlarımız artacak demektir. Rabbimizin tevfik ve inayeti ile ... | |
|
|
| Mübarek EROL • 130. Sayı Semerkand / BAŞYAZI
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/11/2009
-
Allah'ın Rahmet Kapısına Teşvik
Ciddi olarak Allah’a isyan etmekten kaçın. O’nun rahmet kapısına devam et. Bütün gücünü ve kuvvetini Allah için harca. Taatında sarfet. Yalvar, ihtiyaçlarını O’na arz et. Başını önüne eğ, kork, Hak’kın gayrına nazar etme. Hevaya koşma, yaptığın işlere karşılık bekleme. Ne dünyayı iste. Ne de ahiretin güzelliklerini taleb et. Hiçbir şeyden Hak taleb etme, kendini bir kul gör. Şunu iyi bil ki; kul ve elindeki bütün mal mülk efendisinindir, hiçbirine karşı hak iddiasında bulunamazsın.
Edepli ol... Hak katında her şey ölçülüdür. Ne geç olacak erken olur, ne de erken gelecek sonraya kalır. Zamanı gelince nasibin gelir. İstesen de istemesen de hakkını alırsın...
Senin için gelmesi mukadder olan şeylere hırs göstermen yersizdir. Senin için olmayan, başkasının hakkı olan şeylere, hasret çekmen yakışıksızdır.
Halen kimseye mal olmayan şeyler iki kısımdır: Birincisi senin olması ihtimalidir. Eğer böyle ise o şeye neden hasret çekip üzüntü duyarsın. Bugün olmasa dahi, yarın o senindir. Nasıl olsa bir gün ona kavuşursun. İkincisine gelince, senin olmayacak şeylerdir. Bu durum ciddi ise, yine üzüntün ve çektiğin yorgunluk boştur. Nasıl olsa sana gelmez. Onun ardından koşman sana ne fayda sağlar. Sana, ancak boş yere zahmet çekmek kalır.
Allah yolunda, ne gibi bir terbiye tavrı takınmak gerekse onları bulmağa çalış. Bulunduğun halde Allah’a kulluk et. Hazır vaktini O’nun yoluna harca. Başını ondan başkası için eğme. Gözlerini O’ndan gayrı şeye atma. Allah-ü Taâla şöyle buyurdu:
- “Gözlerini, dünya adamlarına verdiğimiz nimetlere uzatma. Onlar geçici şeylerdir. Dünya süsüdür. Biz onları tecrübe ediyoruz. Rabbın sana verdiği, hem devamlı, hem de sonsuzdur. “ Kalbini muhafaza et, kalbini... Huzur içinde yaşa,huzur içinde... Şahsiyetini elde tut, elde... Sessiz olmaya çalış, sessiz... Daima yerinde konuşmaya alış, uygunsuz şeylerden çekin. Kurtuluş yollarını ara... Uçurumlardan sakın. Ruhî ve derunî kuvvetler önünde başını eğ; kalb alemine dal... Utan... Utan... Allah... Allah... Allah... Sonra yine Allah... Taa, iş sonuna varıncaya kadar böyle...
O zaman ölmeden evvel ölürsün, o devreye kadar çektiğin elemler sona erer. Îlahi rahmet, fazilet denizine girersin. Orada temiz olunca çıkarılırsın. Çıkınca, çeşitli nurlar gönlüne dolar. Bilinmeyen sırlara sahip olursun. Hiç kimsenin bilemiyeceği sırları öğrenir, garip diyarlar görürsün.
Daha sonraları, rahmet kapıları önünde perde perde açılır. Sen orada, aldığın ilhamlarla açık açık konuşmağa başlarsın. Benliğin ölmüştür. Bu durumda ilahi varlık seni tamamen kapamıştır.
Bu halde, sana verilen artık alınmaz.
Yokluğu olmayan bir zenginliğe erişirsin. Kuvvetini kimse yenemez. Yüksekliğine kimse erişemez.
Eriştiğin bu makam, Hz. Yusuf makamıdır. Ona söylenen şu hitap sana da söylenir:
-
Hz. Yusuf’a gelen bu hitap, zahirde Mısır sultanının ağzından çıkmıştır. Aslında o sultan, Hak lisanına bir perde sayılırdı. Esas söz; Allah’ındı... O, zahirde bir padişah sayılır, ama onun temsil ettiği makam, nefis, marifet, ilim, yakınlık, hususiyet yüksek derecede idi. Arif olanlar bu hali daha iyi anlarlar.
Dünyalık nimetlerin çoğalmasına ne hacet var. Elinde az da olsa seni geçindirecek kadar dünyalığın mevcuttur. Bu arada sana gereken en önemli iş kanaat sahibi olmaktır.
Haline razı ol, fazlasını isteme, gelirse al. Her şeyi Hak’tan bil. Helalinden almağa gayret et. Yolun böyle olsun. Bütün gayretini Hak yolunda sarf et. Her istediğin ve her arzun Allah yolunda devam etsin. Ancak bu şekilde hareket edersen doğruyu bulman mümkündür. İyiliğe bu yoldan varılır. Gerek dünya gerekse ahiret güzelliklerini, Allah rızasını kazandıktan sonra bulabilirsin. Bir Âyet-i Kerime de mealen şöyle buyurulur:
- “Onların yaptıklarına mükafat olarak, öbür alemde verilecek nimetlere kimsenin aklı ermez. O göz kamaştırıcı nimetleri hiçbir nefis bilemez.” Beş vakit namazı, vaktinde eda etmekten daha güzel bir şey olamaz. Günahları bırakıp, Hak yoluna girmekten daha hayırlı bir şey tasavvur edilemez. Bizim anlattıklarımızdan daha yararlı bir söz söylenemez. Allah, bunları yapmayı bizlere nasip etsin. Cümlemizi, sevdiği yolda muvaffak buyursun.
HZ Abdulkadir Geylani (Futuhul Gayb)
|
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/10/2009
-
Allah´a (c.c) Yakınlık Üzerine
Rüya gördüm, bir ihtiyar bana sordu:
- Kul için Allah'a (CC) yakınlık nasıl olur?
Cevap olarak:
- Bunun ilki ve sonu var.
Dedim ve sonra devam ettim:
- İlki var; fani, kötü işleri bırakmak; sonu ise Allah'tan (CC) razı olmak. O'na (CC) teslim olup candan bağlanmaktır
Hz. Abdulkadir Geylani (k.s)(Futhu'l Gayb)
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/9/2009
-
Rıza Yolunu İstemek ve Onda Yok Olmanın Yolları

Allah'tan (CC) rıza ve yoklukta var olmayı isteyin.
Bütün olanlara boyun eğip bir yana durmak, en büyük rahatlıktır.
İlahi emirler dahilinde işlerin yoluna girmesini beklemek en iyi şeydir.
Dünyanın cenneti, gönül rahatıdır. Buna ermek isteyen sakin ve olanlara razı olmalıdır.
Olanlara razı olmak, bunların içinde kendini Hakk'a (CC) teslim olmuş bulmak en iyi yoldur. Allah ın (CC) mana kapısı buradan açılır. Ve kulun sevilmesi böyle oldukça gerçeğe uyar. Sıkıntı denen illet en büyük dünya azabıdır. Ahiret azabı daha başkadır. Allah (CC) bir kuluna sevgi yolunu gösterirse evvela ona gönül rahatlığı verir; o da bu rahatlık sayesinde hoş bir ömür sürer.
Allah'a (CC) kavuşma yolu buradan başlar. O nun (CC) nuruna vasıl olma böyle tahakkuk eder
Sevgili için yapılan işten ücret istemek, ayıp olur. İhlasın yokluğunu açığa vurur. İhlas sahibi, kulluk hakkını ödemeye bakar; ötesini efendisine havale eder.
Allah (CC), her varlığın sahibidir. Yapılan her işi ister ki kendisi için olsun.
İster ki kulunun bütün işleri kendisi için olsun. Kulun ibadet etmesi ona Allah'ın (CC) bir muvaffakiyet kudreti vermesi sonucudur.
Ona kudret, kuvvet vermek Allah ın (CC) elindedir
Abdulkadir Geylani (Futhu'l Gayb)
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/12/2007
-
İstikametin sonu
Tasavvuf, bütün benliği ile Allah yoluna bağlanmaktır.
Bu yol, sünnet-i seniyyeye uymaktan başka bir şey değildir.
Her şeyi ile dinin hizmetçisidir; dinin geçek yönünün anlaşılmasına
ve gerçek hâliyle yaşanmasına hizmet eder.
Bütün zevkler, vecdler, keşifler, kerametler, hâller,
sadece dinin anlaşılmasına destek ve güzelce yaşanmasına birer delil yapılmalıdır.
Bu yolda böyle şeyler istenmez, beklenmez, düşünülmez.
Ancak bir hikmet gereği verilirse, edeplice alınmalı, mahcup
olarak tevazu ile kabul edilmelidir.
Bu şeyler övünmeye değil, şükre sebep yapılmalı; nefsin keyfine değil,
dinin inkişaf ve hizmetine vesile edilmelidir.
İstikameti ve tek hedefi Allah rızası olan kimsenin, sünnet
üzere güzel kulluk ve hizmet etmekten başka bir arayışı varsa, aldanmıştır.
Niyetini kontrol edip gidişatını düzeltmezse, sonuç Allah'a değil, ateşe gider.
Allah rızasını elde etmek için, bir farzı yapmak, binlerce sünnet ve nafileden önde gelir.
Amelde önem sırasını karıştırmak, haram ve farzları hafife alıp, nafile hükmündeki işlere
dalmak, şeytanın bir hilesidir.
İstikamet, niyet ve amelde Yüce Allah'ın çizdiği yolda gitmektir.
Yoksa, bütün sevgiler, beklentiler ve işler azap sebebi olur.
Bu tehlikeden kurtulmanın en emniyetli yolu, her işinde
Kur'an ve sünneti rehber etmek, onu rehber edenlerin izinden gitmektir.
Dinimiz, bize her işte dengeyi öğretmiştir. Yeter ki, bu ölçüleri öğrenelim.
Yüce Allah'tan gayri her şey, Allah için sevilirse güzeldir.
Bir peygamber veya veli, ancak Allah için sevilir.
Yüce Allah, amelde olduğu gibi, niyet ve sevgide de istikamet üzere olmamızı emrediyor.
En büyük keramet, bu istikamet üzere dünya hayatını yaşamak ve tamamlamaktır.
İstikametin sonu, Allah rızası ve cennettir.
Bundan öte bir devlet ve saadet yoktur.
Duamız şudur:
Ey Rabbimiz!
Bizleri hak yoluna ulaştırdıktan sonra, istikametten ayırma.
Kalplerimizi rızandan kaydırma.
Bize tarafından bir rahmet ihsan et,
kalbimizi dininde sabit tut.
Sen çok acıyan ve çok ihsan edensin.
Kitap Adı: Arifler Yolunun Edepleri Kitap Yazarı: S.Muhammed Saki Haşimi
________________________
Bilvanis.Net ten alintidir.
uykucu.
ALLAH (cc) hepsinden razi olsun. |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/12/2007
-
İnsan Hep İyiler İle Bulunmalı
Yazar Adı: S.Nizameddin EROL
Yazar İletişim: seymes@seymes.com
İnsan hep iyilerle bulunmalı,İyilerle arkadaşlık yapmalıdır.
İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder.
İşte Eshabı Kehf`in köpeği.
Köpek olması münasebetiyle haram necisulayndır.
Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak lazım gelir.
Çünkü(şafii mezhebine göre)haramdır.
Fakat iyilerle kaldığı için,Allahu teala onu beraber kaldığı
iyilerin hürmetine cenetlik yaptı.
Haram ve necisülayn olduğu halde cenetlik oldu ve
cennette de iyilerle beraber bulunacak.
Halbuki Nuh peygamberin oğlu,ulul-azm bir peygamber
oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla
beraber bulunduğu için imanını kaybeti.
Rabbü`l-Alemin de onu kafirler zümresinden yazdı.
Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık
yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine,
imansız olarak gitti ve cehennemlik oldu.
Öte taraftan haram olan bir köpek ise cennetlik oldu.
Çünkü iyilerle beraberdi,onlardan ayrılmadı.
bu mevzuda peygamber(s.a.v)şöyle buyuruyor;
"insan her kimi seviyorsa onunla beraber haşr olacaktır"
öyleyse kimlerle arkadaş olmamız lazım geldiğini,
kimleri sevmemiz icap ettiğini bilmemiz lazım;
dolayısıyla
Hazret`i sevmemiz,şehleri sevmemiz,
sadat`ı sevmemiz lazımdır ki,
kıyamet gününde de onlarla beraber olup
sevdiğimizden menfaat görmüş olalım
Düşmanlarına bile iyilik yapan,onlara ihsanlarda bulunan
Rabbü`l-alemin çok büyüktür.
Kafirlerki Allah`ın münkirleridir,
Allah`ı inkar ederler,dolaysıyla Allah`ın
düşmanları dırlar, onlara bile iylik eden,
mal veren,evlat veren,dünya keyfi ve zevki veren
Rabbü`l-alemin nasıl olurda dostlarına,yüzünü
Allah`a çevirip anu seven kimselere iyilikte
bulunmaz onlara nimetler verip ihsan etmez?
www.seymes.com un katkılarıyla |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/12/2007
-
Tarikat Hastane Mürşid Doktor Zikir Eczanedir
|
İmam-ı Rabbani (ks) "siz vesvesyi kovmaya uğraşmayın,
zikire devam edin. zira zikrin nuraniyeti arta arta vesvese azalır,
sonra hakiki zikir olur" buyurdu.
Alaaddin Attar (ks) Hazretleri "Zikrin akışına, ateşine gazap, şehvet, kederlenmek engel olur." onun için vesveseyle de çekilse menfaatlidir. "Kederlenme, gam çekme ne olsa Allah ikram eder. Her güzün bir yazı, her kışın bir baharı vardır derse, Allah adamı kamil eder."
Abdurrahmani Tahi (ks) Hazretleri,
"Her kim bir hafta letaif zikrine devam etse, zikir kalbinde nuraniyetle yayılır. Bütün arzu ve hayalleri siler" buyurur.
Gavs-ı Hizani (ks) Hazretleri,
"Kim bir sene letaif dersini tam çekse zikir melek olur. Tarikattan düşmesine imkan kalmaz. İstikamet sahibi olur. Peygamberlerin ahlakına girer." buyurdu.
İşte Nakşibendiler
zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafi sayesinde, kalbin fethiyle enaniyet mikrobunu öldürüp, şeytanın emirberi olan nefs-i emmarenin başını kırmaya muvaffak olmuştur. Alimler bunun faziletini, Arifler hikmet ve neticesini bildiğinden tarikatta zikiri meslek etmişlerdir.
Tarikat Hastanedir,
Zikir Eczanedir.
Hastalığımızın adı nefis ve şeytandır.
Hastalar avamdır.
Mürşid doktordur.
İşi, yolu meşrebi haktır.
Mürşidin verdiği ilaç Hakk'ın zikridir.
__________________ Tasavvufi Hayat
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/11/2007
-
TAKVA MERTEBELERI..
Takvâ mertebeleri
Bayram Ali ÇELİK
Takvâ ‘’vikaye’’ kelimesinden gelir. Gayet iyi korunup sakınmak ve sipere girip nefsi, kötülüklerden kurtarmaktır. “Kişi, mahsurlu olan şeylerden korkarak mahsursuz olanı terk etmedikçe takvâya ulaşamaz.” (Kütüb-i Sitte c. 17, s. 458) hadîs-i şerifinin gereğince; harama düşmek korkusuyla helâl bile olsa şüpheli durumlardan kaçınmak gerekir.
Yani haramdan ifrat derecede korunmak, şüpheli şeylerden de azamî derecede sakınmak takvâdandır. Bu bakımdan takvânın mertebeleri söz konusudur. Bu mertebeler Risâle-i Nûr’da şu şekilde açıklanmıştır: “Şirkten takvâ, kebâirden takvâ, masivadan (Allah (cc) den gayrısı) kalbini hıfzetmekle takvâ, ikab (ceza) dan içtinap etmekle takvâ, gazaptan tahaffuz etmekle (korunmak) takvâ’’. (İşaratü’l-İ’câz, s.148) BİRİNCİ MERTEBE
Şirkten takvâ ki son derece önemlidir; çünkü tevhid esasının zedelendiği ve insanların yakîn’inin (sağlam ve kat'i olarak Allah’ı bilmek) azaldığı günümüzde şirkû'l ağraz (kasten yapılan fiil, inadî şirk), şirk'ül esbâb (Allah’tan başka sebeplere tesir kuvveti vermek) şirk-i hafî (Allah’tan ümîdini kesmek, Allah’ın rızâsını değil de başkalarının rızâsını esas maksat yapmak) ve şirk-i alûd (Cenâb-ı Hakk'tan gaflet edip başkasından medet beklemek) gibi şirkin çeşitleri korkunç mesafeler kaydetmiştir. Şirkin her çeşidinden Allahü Teâlâ’ya sığınmak ve sırat-ı müstakîm dışındaki bütün yolları terk etmek şarttır. Tanımlara baktığımızda şirkin çeşitleriyle içli dışlı olduğumuz günümüzde, şirkten korunmanın kolay olmayacağı anlaşılıyor.
Hz. Ebû Bekir (ra)'dan rivayet edilen şu hadîs-i şerife dikkat edelim. Resûl-ü Ekrem (sav) buyurmuşlardır ki: "Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir."
Ben "Ey Allah'ın Resûlü! Şirk ancak Allah azze ve celle'den başkasına ibadet etmek değil midir? Yahut Allah'la birlikte başkasına tapmak değil midir?" dedim.
Resûlullah (sav): "Allah hayrını versin ey Sıddık!. Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun büyüğünü, küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?" dedi.
Ben de: "Hay hay yâ Resûlallah" diye cevap verince, "Her gün üç defa, `Ey Allah'ım!.. Bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerimden de senden af dilerim!" dersin. Şirk: Bana filân ve Allah verdi demendir. Denktaşlık ise: `Eğer filân olmasaydı, beni filanca öldürecekti.' demektir!.. "(İmam-ı Mervezî, Müsned-i Ebû Bekir Sıddık, sh. 89- 91, Hadis No:17.) buyurdular. Hadîsin beyanından anlaşıldığı üzere günümüz toplumunda şirkten takvâ son derece önemli olmuştur.
İKİNCİ MERTEBE
Günahlardan, kebâirden takvâdır. Takvâ kelimesinden çoğunlukla bu mânâ kastedilmiştir. Bedîüzzaman Hazretleri, “Bu tahribat ve sefahat ve cazibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def'-i mefâsid ve terk-i kebâir uss-ül esas olup büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır… Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü bir haramın terki vâciptir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinap, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mal-i sâlihadır.” diyerek bu zamanda şerleri uzaklaştırmanın, günahları terk etmenin en büyük esas olduğu, tahribata karşı ancak takvâ sahiplerinin dayanabileceği, takvâda da sâlih amelin olduğu üzerinde durup günahın terkindeki vâcip sevabını ve bir vâcibin çok sünnetlere mukâbil sevabı olduğunu ifade etmekte ve günahtan kaçınıp, sakınmanın üzerinde durarak bize günahı terk etmenin kıymetini ve kazancını anlatmaktadır. (Kastamonu Lahikası)
ÜÇÜNCÜ MERTEBE
Masivâdan kalbini hıfzetmekle takvâ; kişinin kendisini Rabbinden uzaklaştıracak şeylerden kaçınması ve yönünü Allah’a çevirmesidir. İnsan böylelikle yaratıcısı ile olan rabıtasını artırıp tefekkürünü zenginleştir. Ve marifetini ziyadeleştirerek yönünü fanî olan şeylerden bakî olan Allah’a doğru çevirir. Bu haslet hadislerde çok defa övülmüştür.
DÖRDÜNCÜ MERTEBE
İkaptan içtinap etmekle takvâdır. Buradaki ‘ikâp’ ceza mânâsında olup Allah’ın âhirette ceza vermesinden korkmayı ve ona göre yaşamayı ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de bu cezanın şiddetinden bahsedilmiş ve sakınılması gerektiği işlenmiştir. Zaten insanın ibadet etmesinde ya cehennemden kurtulmak, ya cenneti elde etmek veya sadece Allah (cc)’ın rızâsına erişmek vardır ki üçü de câiz görülmüştür.
BEŞİNCİ MERTEBE
Gazaptan tahaffuz etmekle takvâ: Gazap kelimesi kamusta bela, musîbet, âfet mânâlarında kullanılmıştır. Yani dünyada verilen ceza denilebilir. Bu bakımdan kavimlerin başına gelen felaketler gazab-ı ilahî olarak isimlendirilmiş, bu hâdiselere anasırın hiddete gelmesi denilmiştir. Meselâ Fatiha-i Şerife’de “…gazap edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin yoluna değil!’’ derken gazap edilenlerin Yahudiler olduğu rivayet edilmiştir. Bu noktadan da baktığımızda dünyada helâke uğrayan kavimler arasında en çok Yahudileri görmekteyiz. İşte Müslümanların her vakit gazab-ı İlahîden Allah’a sığınmaları ve her rekâtta Fatiha-i Şerife ile bunu tekrar etmelerine, gazaptan tahaffuz etmekle takvâ denilir. Bu da son derece önemli ki günde en az kırk defa tekrar etmemiz emredilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm takvâ üzerinde önemle durmakta, bizi takvâya teşvik edip cezayı hatırlatmaktadır. Meselâ; Bakara sûresi 197. âyetinde, en hayırlı azığın takvâ olduğu bildirilmektedir. Ve yine Mâide sûresi 2. âyetinde iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmayı, ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmamayı emretmekle takvânın kıymetini anlatmaktadır.
Allah (cc) kendisinden hakkıyla korkmayı ve bu korku ile insanların rahmete kavuşmasını murat etmiştir. Allah (cc) insanları havf (korku) ve recâ (ümit) arasında tutarak rahmetine celbetmektedir. Buradaki korku Allah’ın (cc) zâtından korkmak değil, onun vereceği cezadan korkmaktır. Zîrâ zâtı, korkulmaya değil sevilmeye lâyıktır. Âlimler Allah’tan korkmayı; şu şekilde açıklamıştır; itaat etmek, isyan etmemek veya her vakit Allah’ı zikretmek diye tanımlamışlardır.Buraya kadar saydığımız takvâya nâil olanların hadis ile de zikredilmiş özellikleri vardır. Bunlar:
• Verilen hükme rızâ göstermek • Nimetlere şükretmek • Belaya sabretmek • Dilinden doğru çıkar • Vaadine ve ahdine vefâ gösterir • Kur’ân’ın ahkâmını kendine yol yapar. (Kütüb- i sitte c.16.s343)
Allah (cc) hepimizi müttakîlerden eylesin. Şirkten koruyup günahlardan muhafaza etsin. Kendinden gayrısının kalbimize girmesine izin vermesin. Cezasından emin olup gazabından korunan kullarından eylesin. Âmin!
İRFAN MEKTEBİ DERGİSİ
___________________________- buda_gecer_yahu |
|
| |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/11/2007
-
Sultan kurmuş; buyrun sofraya
Seyda hazretleri içinde bulunduğumuz bu
devrin ahir zaman olduğundan sık sık bahseder,
deliller getirir; kötülüklerin, günahın arttığını, buna karşılık
yapılan iyilik ve ibadetlere kat kat sevap verileceğini müjdelerdi.
Bu zamanda insanların binde biri bile ahirete dünyaya verdiği kadar kıymet vermiyor.
Dünya işinde eksiklik olunca hastalanıyor ve yataklara düşüyor.
Fakat ahireti elinden gitse hiç umursamıyor.
Hâl böyle olunca nasıl Allah insandan razı olur?
İnsanın yanında değerli şey, Allah’ın (c.c) rızası,
dostluğu ve ahiret olmalıdır. Sahabeler zamanında biri cemaatle
namaza yetişemezse matem tutardı. Evde cenaze varmışçasına üzülürdü.
Arkadaşları cemaati kaçırdı diye ona taziyede bulunurlardı,
işte ahiret ve Allah rızası, aşkı, sevgisi yanlarında bu kadar kıymetliydi.
Tabii ki onlar da Cenab-ı Hakk’ın yanında makbullerdi.
Bu zamanda insanların birçoğu Allah yolunu terk etmiş ve
ibadetten habersiz hale gelmiş, geriye kalan ise ahiret işleri
çok perişan ve gevşek durumdadır. Artık insan da, dünyanın sonuna gelinmiştir, kıyamet iyice
yaklaşmıştır kanaati doğmaya başlıyor.
Bununla beraber sûrun son nefhasına kadar Allah dostları bulunacak, eksik olmayacaktır.
www.menzil.net
garra
_____________
Allah cc razi olsun hepsinden. |
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|